http://www.agaclar.net/forum/ceviz/34825.htm
jinekolog1959 / Ankara Polatlı'da bir Ceviz
Bahçesi
Değerli ceviz dostları,
Ankara Polatlı’da oluşturduğum ceviz bahçesinin kuruluş ve gelişim öyküsünü
sizlerle paylaşmak isterim. Bu sayfaların ceviz sevdasına kapılmış ve bahçe
kurma hayali veya niyeti olan pek çok kişiye yol gösterici olacağını
düşünüyorum.
Öncelikle kendimi tanıtayım: Ankara’da oturan, 54 yaşında, kamuda çalışan,
Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanıyım. Ankara Fen Lisesi ve Hacettepe Tıp
Fakültesi mezunuyum. Profesyonel seviyede İngilizce biliyorum. Evli ve 1
çocukluyum. Eşim kamuda dişhekimi, oğlum Kerem 13 yaşında.
Bu satırları kaleme almamın asıl nedeni , bir gün oğlum yetişip bu bahçenin
yönetimini ele aldığında geçmişinin nasıl olduğunu öğrenebileceği bir kaynak
oluşturmaktı. Ama yazdıkça fark ettim ki yarı belgesel, yarı hikaye formatında
yazılmış bu yazı, oğlumdan önce başkalarına da faydalı olabilir, ceviz bahçesi
kurmaya niyetlenen kimi girişimcilere katkı sağlayabilirdi. Türkiye, yeterince
araştırılmadan, bilgilenilmeden, yeterince emek ve para sarf edilmeden,
alelacele kotarılmış ve doğal olarak da başarısız olununca kendi haline terk
edilmiş meyve bahçeleri mezarlığıydı. Zaman zaman bir furya esiyor, herkes
bodur elma yetiştiricisi oluyor, bir süre sonra nar çok para edecek deniyor,
her yer nar bahçesine dönüyordu. Altı yedi yıl sonra narlar dalda kalıp para
etmez olunca güzelim ağaçlar sökülüp başka bir ürüne geçiliyordu. Bu, hem
kişisel umutların, zamanın ve paranın kaybı, hem çok ciddi bir milli servet
israfıydı.
Forumda ceviz sayfalarını okudukça bu işe niyetlenen insanların çokluğu
karşısında hayrete düştüm. Fidancıların abartılı verim ve gelir senaryoları,
iyice küçültülen bahçe kuruluş masrafları, kolayca alınıverilecek devlet
destekleri insanların kısa yoldan köşe dönme dürtülerini pompalıyor ve yeni
kişisel yıkımlara zemin hazırlıyordu.
Bu yazıyı forumda okuduktan sonra bu iş için gereken bilgiyi, emeği, zamanı ve
parayı sağlayamayacağını öngörerek henüz başlamadan vazgeçen bir kişi bile
olursa bu yazı amacına ulaşmış olacak ki, bir kişinin bile yıkımını önlemek bu
çabaya değer. Bu işi layıkıyla yapacak olanlara ise; eğer bu yazı daha önce
dikkatlerinden kaçmış tek bir bilgi kırıntısı bile verebilirse bana yeter.
Forum izleyenlerince rahatça ve sıkılmadan okunabilmesi için her gün birkaç
sayfa ekleyecek ve yazıyı bir iki haftada bitireceğim. Yazının tamamlanmasının
ardından tüm ceviz dostlarının görüş ve fikirlerini bekliyorum.
==================================================
================================================== =============
Beş yıl kadar önce emekli olunca ne yapacağımı düşünmeğe başladım. Özel
Muayenehane veya özel hastanede çalışma fikri hiç cazip gelmiyordu. Stresten
uzak, toprakla ve doğayla barışık bir hayatı özlüyordum. Belki emekli orman
yüksek mühendisi olan babamdan gelen soyut bir ağaç sevgisi vardı içimde ama,
hayatım boyunca pratiğe dökülmemişti. Değil bir ağaç, hayatımda saksıda bir
çiçek bile yetiştirmemiştim.
Küçük de olsa bir özel orman kurma fikri kafamda öteden beri var olan bir
hayaldi. Oğluma, ülkeme hatta insanlığa bırakabileceğim en güzel mirasın yoktan
var edilecek bir orman olduğunu düşünüyordum. Ama böyle bir faaliyetin maddi
yükünü karşılayabilmem ne yazık ki mümkün görünmüyordu. O sıralarda devletin
özel ağaçlandırmayı teşvik etmek için birtakım yasal düzenlemeler yaptığını,
hatta devlet arazilerinin bu işe tahsis edilebildiğini biliyordum. Ama orman
denince aklıma nedense hep ibreli türler geliyor, anlamlı bir getirisi olmayan
bu türlerle yapılacak bir ağaçlandırmanın idamesinin emekli maaşımla mümkün
olamayacağını görüyordum. Badem ve ceviz gibi gelir getirici türlerle de
ağaçlandırmanın teşvik edildiğini öğrenmek benim için bir dönüm noktası oldu.
Bu imkan, böyle bir özel ormanın oluşturulması ve uzun vadeli idamesi için
gereken kaynak sorununu halledebilirdi.
Önce okuyup araştırmaya başladım. Bir süre sonra ceviz yetiştiriciliğinin hem
özel orman kurma hayalimi gerçekleştirebileceğine, hem hep özlediğim doğa
içinde, toprakla, rüzgarla, suyla haşır neşir bir yaşam tarzını
sağlayabileceğine, hem de emeklilikte ailemi geçindirebileceğim iyi bir
getirisi olabileceğine aklım yatmıştı. Yaşım 49’du ve daha fazla
gecikmemeliydim. Hayatıma yeni bir motivasyon gelmiş, uzun zamandır yaşadığım
bezgin ruh hali silinmiş, içim pozitif enerjiyle dolmuştu.
Kararımı verdikten sonra arazi arayışı başladı. Kısıtlı bir özkaynakla yola
çıkacağım için öncelikle Özel Ağaçlandırma Yönetmeliği çerçevesinde hazineden
arazi kiralama veya Orman Bakanlığı’ndan bozuk ormanlık alan tahsisi için
araştırmalara başladım. Orman Bakanlığı’nın vereceği Özel Ağaçlandırma teşviği
de bütçeme biraz katkı sağlayacaktı. Milli emlak, Orman Bölge Müdürlüğü,
belediyeler, Tarım İlçe Müdürlükleri, Tapu Kadastro Müdürlükleri ve özel harita
büroları arasında mekik dokuyarak ve bir yandan da mevzuatı hatmederek,
Türkiye’nin traji-komik bürokrasisine karşı sabırla ve inatla savaşarak,
geceleri google earth’te saatlerce uygun arazi arayarak, hafta sonları bulduğum
yerlere fiilen gidip dolaşarak, köy köy muhtarlarla konuşarak, çok okuyup çok
danışarak 2 yıl geçirdim.
(Devam edecek)=======================================================
Son dönemde artık Ankara merkezinde arazi
bulmanın imkansızlığını anlamıştım. Ankara’ya en yakın ilçe Polatlı idi. Evime
yakınlığı ve ulaşım kolaylığı yönünden hedefi daraltarak Polatlı köyleri
üzerinde yoğunlaştım. Bir ara Sakarya nehri kenarındaki bir köyde çok uygun
fiyatla arazi bulmuş, sulama borularının yanıbaşındaki bu tarla hakkında danışmak
üzere Polatlı İlçe Tarım Müdürlüğü'ne gitmiştim. Burada görevli Ziraat
Mühendisi Sn. Burhanettin Sütçü ile tanıştım. Burhanettin Bey bana orada ceviz
ağacının çok güzel yetişeceğini, ama meyve alamayacağımı söyledi. Orası
Polatlı'nın en düşük rakımlı bölgesiydi ve her sene dondan etkilenirdi.
Burhanettin Bey’in yakın ilgisi ve sağlıklı
yönlendirmeleri sayesinde arazi seçiminin ne denli önemli olduğunu kavramıştım.
Ceviz benim istediğim yerde olmuyordu. Onun istediği yeri benim bulmam ve oraya
gitmem gerekiyordu. İç Anadolu’nun karasal ikliminin hakim olduğu 850 rakımlı
Polatlı Ovası’nda düzlük arazide kurulu sınırlı sayıdaki ceviz bahçeleri her
yıl don vurmasından dolayı doğru dürüst ürün vermiyorlardı. Soğuk hava
yukarıdan aşağıya hareket ediyor, düzlük ve taban bölgelerde en büyük tahribatı
yapıyordu. Bu bölgede sağlıklı bir bahçecilik için olmazsa olmaz 1. Şart en az
1000 metre ve üzeri bir rakımda konumlanmaktı. Bu şartı sağlayan sadece birkaç
köy vardı. Hedefi biraz daha daraltmış, bu köyleri dolaşmış, muhtarlarıyla
tanışmıştım.
Arazi için 2. Şart ‘ölçek ekonomisi’ne uygun
büyüklükte olmasıydı. Sn Yaşar Akça ısrarla bu işin ekonomik olarak rantabl ve
rekabetçi olarak yapılabilmesi için bahçelerin en az 100 dönüm ve üzerinde
olması gerektiğini söylüyordu. Arazi mümkünse tek parça olmalıydı. Oysa
araştırma yaptığım bölgelerde sahipli araziler miras yoluyla çok bölünmüş, 5-10
dönümlük parçalar halindeydi. Bozuk ormanlık alanlar da küçük öbekler halinde
ve birleştirilemeyecek konumdaydılar. Köylüler tapulu arazilerini satmıyor,
kullandıkları hazine arazilerinin devri için fahiş fiyatlar istiyorlardı. Benim
aradığım ölçekteki hazine arazilerini işleyen köylüler zaten genellikle
köylerin en zenginleriydi ve onlar devretmeyi hiç düşünmüyorlardı bile. Hasılı
işim zordu.
Arazinin topoğrafyası ve mikrokliması da bir o
kadar önemliydi. Karasal iklimde ceviz yetiştiriciliğinin önündeki en büyük
handikap don riski idi. Bir süre önce Denizli’de cevizcilik yapan Genel Cerrahi
uzmanı emekli ağabeyle konuşmuştum. Kendisi Türkiye’de ilk chandler bahçesini
kuran, ilk ceviz silkeleme makinesini yapan kişiydi. Bana koca bir ceviz
bahçesini don çukuru oluşması nedeniyle kaybettiğini, yıllanmış ağaçlarının bir
gecede yandığını anlatmıştı. Denizli gibi ılıman iklimli bir bölgede dahi bu
felaket yaşanabiliyorsa, şiddetli karasal iklimin hüküm sürdüğü bir bölgede iş
asla şansa bırakılmamalıydı. Benim tek atımlık bir barutum vardı ve onu doğru
yerde kullanmam gerekiyordu.
Arazi İç Anadolu’da vejetasyon süresinin
kısalığı nedeniyle yeterli güneşlenme için tercihan güney cepheli olmalı, soğuk
havanın rahatça akıp uzaklaşabilmesi için yeterli eğime sahip olmalı, ama bu
eğim traktörün rahat çalışabilmesini engellemeyecek düzeyde olmalıydı. Esintili
bir bölgede bulunması, sürekli ve yeterli bir hava akımının olması hem don
riskini azaltma hem döllenmenin sağlanabilmesi için gerekliydi. Yeterli toprak
derinliğinin bulunması, yüzeye yakın taban suyu olmaması, toprak yapısının
uygun olması da bu işin olmazsa olmazlarıydı.
3. Önemli şart yeterli ve uygun nitelikte
sulama suyunun bulunmasıydı. “Su yoksa ceviz de yoktur!” Nitekim Orman
Bakanlığı da ceviz ağaçlandırması için tahsis ve teşvik vereceği projelerde
artık tankerle sulamayı kabul etmiyor, arazide su bulunmasını şart koşuyordu. Polatlı
gibi yağışı az, su kaynaklarınca fakir bir bölgede, üstelik bölgenin en yüksek
rakımlı yerlerinde bu kaynağın bulunabilmesi hiç kolay değildi.
Bunlar da yetmiyordu, arazinin ‘ulaşılabilir’
olması gerekiyordu. Gerektiğinde büyük kamyonların, iş makinelerinin de
kullanabileceği, benim de yaz kış bahçeye ulaşabileceğim güvenilir bir yol
gerekiyordu. Arazi araştırdığım dağ köylerinde birçok araziyi sırf doğru dürüst
bir yolu olmadığı, diğer tarlaların arasına hapsolmuş olduğu için elemek
zorunda kalmıştım. “Ulaşamadığın yer senin olamaz!”
Bir diğer önemli faktör de işgücü temini idi.
Düşündüğüm ölçekteki bir bahçenin işlerini fiilen benim yapamayacağım aşikardı.
Bahçemi emanet edebileceğim düzgün, güvenilir, çalışkan, işten anlayan eleman
gerekiyordu. Araştırdığım dağ köyleri ise tarımın içler acısı hali yüzünden
sürekli göç vermiş ve nüfusları iyice azalmıştı. Köylerde oturmaya devam
edenler ya nispeten büyükçe arazi sahipleri ya da elden ayaktan düşmüş
yaşlılardı. Gençlerin neredeyse tamamı büyük merkezlere göç etmişti. Köyler
enkaza dönmüş metruk evlerle doluydu. Muhtarlara, bana arazi bulurlarsa
köylerinden bir veya iki gence sürekli iş vereceğimi, sigortalarını da
yapacağımı söyledim. Sabit, sürekli bir maaş ve sigortanın bu insanlar için ne
kadar önemli olduğunu artık biliyordum.
Bu süreç zarfında Orman Bölge Müdürlüğü’ne en
az üç dört defa değişik bölgelerdeki bozuk orman alanları için başvurmuş, her
bir denemede aylar süren bürokratik işlemlerden sonra bir noktada tıkanıp
kalmış, duvara toslamış ve eli boş dönmüştüm. Ama inadım inattı.
Vazgeçmeyecektim!
(devam
edecek)======================================================
Nihayet 2011 Nisan ayında Burhanettin Bey’den
bir telefon aldım. Polatlı’nın en fakir, en az nüfuslu ve en yüksek rakımlı
köyü olan Avşar’ın muhtarı kendisini aramış ve “Doktor Bey için uygun bir arazi
çıktı, gelip baksın” demişti. Burhanettin Bey arazinin hazine arazisi olduğunu,
istediğim ölçekte olmamasına rağmen (elli küsür dönümdü) başlangıç olarak
kiralayabileceğimi, sonra zamanla sınırındaki küçük tarlaları satın alarak
genişletebileceğimi söylüyordu.
Hafta sonunu iple çektim. Avşar köyü
Polatlı’nın Çile Dağı zirvesine yakın konumlanmış, çok küçük bir orman köyü
idi. Polatlı’ya Ayaş yönünde 25 km uzaklıktaydı. Anayoldan 5 km’lik şose bir
yolla köye ulaşılabiliyordu. Sapakta yer alan komşu köyde önemli sayıda
yetişmiş ceviz ağacı vardı. Polatlı’nın o zaman asfalt olmayan tek köy yolu
Avşar’ınkiydi. Köy halkının tamamı Boşnak göçmeniydi. Yazın 10 hane kadar
oluyorlardı. Kışın sadece 5 hane kalıyordu. Çoğu birbiriyle akrabaydı.
Aralarına o zamana kadar hiç yabancı almamış, saf, temiz, açık görüşlü,
çalışkan ve misafirperver insanlardı. Muhtarlarıyla ilk tanıştığımda ceviz
bahçesi kurmak istediğimi öğrendiğinde söylediği bir cümleyi unutmamıştım: “50
yaşındayım, bizim köyde cevizlerin dondan etkilendiği, meyve vermediği tek bir
yıl bile hatırlamıyorum.” demişti.
Çile dağı volkanik bir dağdı ve anakaya bazalt
idi. Daha önceden birkaç kez bölgede dolaşmış olduğumdan topraklarının yüzey
taşlılığı fazla, siyah - koyu kahve renkli, nispeten verimli topraklar olduğunu
biliyordum. Köyün konumlandığı Çile Dağı’nın kuzey cephesi tamamıyla meşelikti.
Birçok yabancı kaynakta “Meşe yetişen yerde ceviz olur” dendiğini okumuştum.
Köyün ortasında devasa bir ceviz ağacı dikkatimi çekmişti. Muhtarın evinin
bahçesinde de 5-6 yaşlarında, yaşlarına göre iyi gelişmiş ve üzerleri meyve
dolu ceviz ağaçları görmüştüm. Muhtar onların tohumdan yetişme cevizler
olduğunu, türlerini bilmediğini söylemişti.
Hafta sonu Burhanettin Bey’i alarak köye,
oradan da muhtarı alarak araziye bakmaya gittik. Daracık bir patika yoldan
gidiyorduk. Önümüzden keklikler havalanıyor, tavşanlar kaçışıyordu. Muhtar bu
yolun aslında kadastro yolu olduğunu, zamanla tarlalardan taşmalarla
daraldığını ama tekrar greyderle genişletebileceğimi söylüyordu. 1.5 kilometre
kadar gittikten sonra arazinin en üst noktasına ulaştık. Üzerinde yer yer
meşeler, yabani armut ve erik ağaçları olan, yönünü tamamen güneye dönmüş,
çevreyi kuşbakışı gören, kartal yuvası gibi hakim konumda bir yerdeydim.
Manzara çok güzeldi. Arazi %8-12 arasında bir eğimle aşağı inip kurumuş bir
eski dere yatağında sonlanıyordu. Köyden 100 metre daha yüksekteydik ve
elimdeki GPS cihazı rakımı 1200 gösteriyordu. Köydeyken mevcut olmayan sürekli
bir esinti burada kendisini hemen hissettiriyordu. Muhtar burada yaz kış bu
esintinin hep devam ettiğini söylüyordu. İlk anda “burada sık dikim yapsam dahi
antraknoz problemi olmaz herhalde” diye düşündüğümü hatırlıyorum
Topoğrafik olarak arazi
aradığım tüm şartları sağlıyordu. İlk görüşte kanım kaynamıştı. Burhanettin Bey
bölgeyi iyi bildiği için toprak derinliğinin yeterli olduğunu, toprak yapısının
da cevizciliğe uygun olduğunu söylüyordu. Ulaşım problemi de halledilebilir
gibi duruyordu. Gerçi henüz su yoktu, elektrik yoktu, ve doğrusu bu kadar yoğun
bir taşlılık beni biraz ürkütmüştü ama, içimden bir ses “bu sefer doğru
yerdesin” diyordu.
(devam
edecek)=======================================================
Sonra arazinin
hikayesini öğrendim. Köylülerden Murat adlı bir gencin babası uzun yıllar bu
arazide, hazine ile sözleşmesi olmadan işgalci olarak tarım yapmış, yakın
zamanda vefat etmişti. Murat köyde eşi, bir çocuğu ve dul annesiyle oturan
otuzlu yaşlarında bir adamdı. Kardeşi ve annesiyle ortak sahip olduğu 30
dönümlük bir tarlası ve köyde kendisinin inşa ettiği evi dışında malvarlığı
yoktu. Traktörü olmadığından diğer köylülerden traktör kiralayarak bu tarlanın
sürmesi nispeten kolay olan alt bölgelerini sürüyor, ama hazineye her yıl
tarlanın tamamı için ecrimisil ödemek zorunda kalıyordu. Bu arazi eğiminden,
hiç ayıklanmamış iri taşlarından, traktörle işleme zorluğundan dolayı birçok
köylü tarafından buğday tarımı için makbul bulunmuyordu. Köylüler Murat’a “O tarladan
ne köy olur ne kasaba” diyorlardı. Murat , ödünç traktörle işleyebildiği alt
bölgelerden iyi verim alıyordu ama buğday para etmiyor, hazineye borçlar birkaç
yıldır ödenemiyor, üzerine faiz biniyordu. Asgari ücretle ve sigortalı olarak
sürekli iş verecek bir doktorun köyde arazi aradığını muhtardan duymuş, bu
fırsatı kaçırmak istememişti. Bu vesileyle kendisine yük olan bu hazine
arazisinden de kurtulmuş olacaktı.
O akşam ben, muhtar, Burhanettin Bey, ve Murat
muhtarın evinde toplandık. Murat ‘ın birikmiş ecrimisil borçlarını kapatmam,
köyde annesi için yapmakta olduğu eve bir miktar katkıda bulunmam ve tahsisi
alarak dikime geçmeyi umduğum Kasım ayından itibaren asgari ücretini ve
sigortasını başlatmam karşılığında araziyi bana devretmesi konusunda anlaştık.
Murat bir de emekli olana kadar iş garantisi istiyordu. Ona kimsenin geleceği
bilemeyeceğini, böyle bir garanti veremeyeceğimi, ama bana yanlış yapmadığı
sürece zaten kendisinden başkasını çalıştırmayı düşünmeyeceğimi anlattım. İkna
olmuştu. Arazi, hazineden satın almağa kalksam vereceğim meblağın onbeşte biri
kadar bir ödemeyle bana geçecekti. Daha önemlisi bir taşla iki kuş vurmuş,
çalışacak güvenilir adam konusunu da halletmiştim. O zamanlar daha Murat’ı
yakından tanımadığım için, ne kadar isabetli bir seçim yaptığımın henüz
farkında değildim. Murat hakkında daha sonra biraz daha geniş yazacağım için
şimdilik tekrar öyküye dönüyorum.
Hemen harekete geçtim. “Deli Remzi” lakaplı,
çok güvendiğim bir jeoloji mühendisini hafta sonu araziye götürmek üzere
anlaştım. Türkiye’nin her yerinde yüzlerce sondaj etüdü yapmıştı ve konusunda
adeta bir efsane idi. Bademcilik yapan bir arkadaşımın arazisinde daha önce
suyu o bulmuş, kaç metreden çıkacağını metresi metresine önceden söylemişti.
Jeofizik ölçümleri için kullandığı alet edevat ve iki adamıyla araziye gittik.
Çevreyi dolaştı, tarlayı inceledi, sonra kurumuş dere yatağına çok yakın olan
tarlanın en alt sınırında bir nokta belirleyerek ölçümlerine başladı. Bir
yandan da bana çeşitli bilgiler veriyor, 15 kilometre ötedeki Malıköy
bölgesindeki tüm sondaj kuyularından acı su çıktığını ve sulamada
kullanılamadığını, ama burada anakayanın bazalt olması nedeniyle eğer su varsa
tatlı su çıkacağını söylüyordu. Bir süre sonra müjdeyi verdi: 50 metre aşağıda
büyük bir tatlı su rezervi vardı. O noktada 10 metrelik bir yarma yaparak keson
kuyuyla da su alabileceğimi, masrafı azaltmak için önce onu denememi önerdi. Bu
arada arazinin en yüksek noktasından da ölçümler yaparak profil kesitini
çıkarmıştı. Tüm arazide toprak derinliğinin, arada hiçbir blok kaya olmaksızın
30 ila 50 metre arasında devam ederek anakayaya ulaştığını söylüyordu. Bu bilgi
benim için önemliydi çünkü yüzeye yakın blok kaya olmadığını görebilmek için
birçok derin profil açma zahmetinden beni kurtarıyordu. Ceviz için bizim
kitaplar 3-3.5 metre toprak derinliği öneriyordu, ama bu arazi çok daha
fazlasını vaat ediyordu.
Artık arazi için başvurabilirdim. Ertesi gün
Murat, annesi ve erkek kardeşiyle Polatlı Malmüdürlüğü’nde buluştuk.
Malmüdürlüğü, onların resmi bir sözleşmesi olmaması, işgalci konumda olmaları
nedeniyle bir feragatname imzalamalarının sözkonusu olmadığını, benim direk
başvuru yapabileceğimi söyledi. O gün Özel Ağaçlandırma için tahsis dilekçemi
verdim. Tarih 12.04.2011 idi.
Rakım, topoğrafya ve su şartları sağlanmıştı.
İşgücü de şimdilik tamamdı. Ama henüz ölçek ekonomisi için yeterli toprak
büyüklüğü yoktu. Asıl araziyi hazineden kiralayacak olmam nedeniyle satın alma
işine bir miktar maddi kaynak ayırabilecektim. Komşu tarlalardan en az 10 dönüm
ve üzeri olanlardan satın almaya karar verdim. Bunun birkaç sebebi vardı:
Birincisi dediğim gibi ‘ölçek ekonomisi’ni
yakalayabilmekti. Ölçek ekonomisini tutturmayan işletmelerin maliyetlerini
düşürüp rekabetçi bir ortamda pazara mal sunmaları mümkün olamayabilirdi.
Küresel bir dünyada, ithalatın serbest olduğu bir ülkede yaşıyorduk .
Teknolojik ve toprak büyüklüğü olarak bizden fersah fersah ileride olan
ülkelerin çiftçileriyle yarışmak zorundaydık. Rekabetçi olamamak demek, ürünün
elde kalması veya maliyetinin altında bir fiyatla satılarak zarar edilmesi
demekti. Cevizcilik artık öyle bir meşgale idi ki, ya hobi amaçlı olarak ve
gelir beklemeden üç-beş dönüm arazide yapılacak, ya da bu işten gerçekten
ekonomik getiri bekleniyorsa ölçek ekonomisi tutturulacaktı. Arada derede kalan
toprak büyüklüklerinde, hele de planlanan verim alınamıyorsa uzun vadede zarar
riski olabilirdi. Benimse bir bahçeyi, zararını cebimden finanse ederek idame
ettirebilecek gücüm yoktu.
İkincisi köyde gelip geçici, yabancı bir
kiracı değil, kalıcı olduğumu, artık o köyden biri olduğumu köylüye göstermek
istiyordum. Bu, tahsis sürecinde önemliydi. Çünkü o zamanki mevzuata göre özel
ağaçlandırma yapma talebim köyde askıya çıkarılacak, o köyde oturanlardan
herhangi birisi araziye talip olursa öncelik onun olacaktı. Eğer tapum olursa
kimsenin beni, bana arazisini satan köylü vatandaşı, yanımda çalışma sözü
alarak hazine arazisini bana devredecek olan Murat’ı, bana söz vermiş ve arazi
için aracı olmuş bulunan muhtarı kırma pahasına araziye talip olmayacağını
düşünüyordum. Böylesine küçük yerlerde ilişkiler çok önemliydi ve ben artık
hiçbir şeyi şansa bırakmamaya kararlıydım.
Üçüncü neden, en az 10 dönümlük tapulu bir
arazide kurulacak kapama ceviz bahçesi için hem Orman Bakanlığı’ndan hem Tarım
Bakanlığı’ndan hibe ve teşvik alabilme imkanıydı. Hesaplarım, tarla bedelinin
yarısının daha sonra devletten alınabileceğini gösteriyordu.
Dördüncü neden de hazine arazilerinde
yapılaşmanın arazi büyüklüğünün binde birini geçmesine izin verilmemesiydi. Bu
da 51 dönümlük arazide 51 metrekare anlamına geliyordu ki bu kadar dar bir
alana hangar-depo, konteyner, ceviz serme ve kurutma alanı, gerekirse küçük bir
ev konumlandırmak mümkün değildi. Oysa Özel Ağaçlandırma kapsamındaki tapulu
arazilerde yapılaşma izni %6 idi ve bir ceviz tesisi için gerekebilecek yeterli
alanı sağlayacaktı.
Orman Bakanlığı’na proje onaylatıp hazineden
arazi tahsisini sağlamanın ve Özel Ağaçlandırma teşviğini almanın ne kadar zor
bir süreç olduğunu iyi kötü biliyordum. Bu bürokratik süreci sadece bir kez
yaşamak için araziye sınır komşusu olan küçük tarlalardan satın alabileceklerim
varsa hemen şimdi alıp, hepsi için bir kere uğraşayım dedim. Sonradan yıllar
içinde alınacak tarlaların arazi hazırlığı, çitleme , fidan dikimi işleri de
ekonomik olmayacaktı. Murat’la araziye sınırı olan köylülere haber saldım.
Hiçbirisi satmaya yanaşmadı. Zaten bu Boşnak köyünde o tarihe kadar yabancılara
tek bir arazi satışı dahi yapılmamıştı. Bir de sınır tarlalarının neredeyse
tamamı çok hisseliydi. Hissedarların kimi ölmüş, kimi başka şehirlere göçmüştü.
Veraset işlemleri yapılmadan ve bunun için önemli bedeller ödenmeden satışları
hukuken ve pratik olarak imkansızdı. Bir tek kuzey sınırı boyunca uzanan tarla
tek hisseliydi ve muhtara aitti. 11 dönüm kadardı. Muhtar o sırada banka
kredisiyle traktörünü yenilemişti ve sanırım biraz sıkışık durumdaydı. Ben de
bu araziyi bulmamdaki katkısından ve aracılığından dolayı ona olan minnet
borcumu usulünce ödeyebilmek için bir fırsat arıyordum. O zamanki piyasa
değerinin biraz üzerinde bir fiyatla tarlasını satın almayı önerdim. Kabul
etti. Haziran ayında tarlayı satın almış, bu vesileyle hem gönül borcumu
ödemiş, hem de artık bu köyün yerlisi olmuştum.
(Devam edecek)=====================================================
Kısa ve orta vadede daha fazla genişleme imkanım
yoktu. Bahçe bu kadardı. O zaman ben de ölçek ekonomisine çit dikimi yaparak
yaklaşmaya karar verdim. 62 dönümlük bahçeye 8x4 dikimle dikebileceğim fidan
sayısı, 8x8 olarak klasik dikilmiş 124 dönümlük bir bahçeye denkti. Üstelik
sürme, gübreleme, ilaçlama gibi faaliyetlerin yarı yarıya küçük bir arazide
yapılacak olması özellikle mazot maliyetlerinde önemli avantaj sağlayabilirdi.
Çit dikimi meselesine daha sonra ayrı bir yazıda geniş olarak değineceğim.
Muhtarın tarlasını aldıktan sonra ilk iş
olarak bir paletli kepçe kiralayarak iki tarla arasındaki, üst üste yığılmış
taşlarla yapılmış, köylülerin an dediği sınırı kaldırttım, taşları saha dışına
çıkarttırdım. İki tarla arasında bir öbek halinde uzanan kimisi kurumuş on beş
kadar bodur meşeyi de, içim biraz kan ağlayarak da olsa kökleterek kaldırttım.
Tarlalar arasındaki 1 metre civarındaki kot farkını her iki tarafa yedirterek
yok ettim. Artık iki tarla birleşmiş, 62 dönümlük müstakbel bahçem ortaya
çıkmıştı. Tarladan köye uzanan 1200 metrelik daracık, taşlı patika yolu da
kepçeye açtırarak kadastro yolu genişliğine getirdim ve düzleştirdim. Artık
‘ulaşılabilir’ bir yolum da olmuştu, ama benim emektar Passat için değil. O
hafta sonu Passat’ımı satarak 2004 Model LPG’li Honda arazi jipimi aldım. Artık
köyden tarlaya yürüyerek veya traktör sırtında ayakta değil, kendi aracımla
gidebilecektim. Ertesi hafta sonu da Murat’la Polatlı’ya indik ve 20 yaşında
kırmızı bir Massey Ferguson 285 S aldık. Murat’ın sevincine diyecek yoktu.
Biraz bakım, bir iki tadilat yaptırdık. Çok kısa bir süre sonra da yine 2. El
bir pullukla bir kazayağı edindik. Artık çiftçiliğe başlayabilirdim.
Bu arada Murat’a hem ana tarlada hem tapulu
arazide 120 cm derinliğinde profil çukurları açtırmış, 30’ar santimlik
katmanlardan alınan toprak numunelerini Yenimahalle’deki Toprak Su Gübre
Araştırma Enstitüsü’ne analiz için teslim etmiştim. Profil çukurlarında taban
suyu belirtisi olabilecek renk değişiklikleri veya paslı taşlara rastlamamış,
çukurlara döktüğümüz suların kısa sürede süzülüp kaybolduğunu görmüştük. Analiz
sonuçları yoğunluktan dolayı 2 ay sonra çıkacaktı.
Hemen su bulmak için faaliyete giriştim.
Gereken sayıda beton büz ve 1 adet metal büz hazırlattıktan sonra keson kuyuyu
açacak kepçeyi getirttim. Köylüler de, Murat da köye gelen suyun bu noktadan
geldiğini düşünüyor ve su bulunmasını bekliyorlardı. Kepçe 10 metreye kadar
çukuru indirdi ama değil suyun esamesine, toprakta rutubete bile
rastlamamıştık. İlk girişim küçük çaplı bir hezimetle sonlanmıştı. Gerçi
tarlanın en çukur noktasında dahi taban suyu bulunmadığını gözlemlemiştim ama
eğer su bulunamazsa bunun bir önemi kalmayacaktı çünkü cevizcilik
yapamayacaktım.
Sondaj yapmak kaçınılmaz hale gelmişti ve bunun
için DSİ’den sondaj ruhsatı almak gerekiyordu. DSİ ise ruhsat için arazinin
tapusunu veya hazine arazisi ise tahsis belgesini istiyordu. Oysa tahsis
belgesini alabilmek için Orman Bakanlığı’na ağaçlandırma projesi onaylatmak
gerekiyor, Orman Bakanlığı ise projenin onaylanması için arazide suyun bulunmuş
olmasını şart koşuyordu. Yani ortada çözülemeyecek bir yumurta – tavuk hikayesi
vardı.
Tatlı dille, güler yüzle, biraz hekim olmanın
verdiği avantajı, biraz özel ağaçlandırma yapacak olmanın sağladığı sempatiyi
kullanarak DSİ’nin ilgili mühendisini ikna ettim. Elimde hazine arazisinin
tahsisi için Polatlı Malmüdürlüğü’ne verdiğim dilekçemin fotokopisinden başka
bir belge yoktu. Malmüdürlüğü’nden alınacak 3 aylık ön izin belgesini daha
sonra dosyaya eklemem koşuluyla arama ruhsatını verdiler. Yağışlar başlayıp
arazi girilemeyecek hale gelmeden sondajı yapmam, suyu çıkarmam şarttı. Çünkü
Polatlı Malmüdürlüğü eğer tahsis talebimi kabul ederse 3 ay içinde proje
hazırlatıp Orman Bakanlığı’na onaylatmam için ‘ön izin’ verecekti. Projede ise
su numunesinin analiz sonuçları gerekiyordu.
Bölgedeki sondajcıları araştırdım ve işine en
hakim olduğunu düşündüğüm, aracı ve ekipmanı ile en donanımlı bulduğum sondajcı
ile anlaştım. Bölgedeki toprak yapısı nedeniyle daha önce başarısız sondaj
denemeleri olmuş, sondaj kuyuları çökmüş olduğundan işimi sıkı tutmak
istiyordum. Ekip araziye kamp kurup faaliyete başladı. Birkaç gün sonra 49
metreye inilmiş, henüz suya rastlanmamıştı. O gece hastanede nöbetçiydim. Kara
kara ertesi gün de su çıkmazsa ne yapacağımı düşünüyordum. Acaba ‘Deli Remzi’ye
çok güvenmekle hata mı etmiştim? Sondajcı ile metre hesabıyla anlaşmıştık ve
ben hazırlıklarımı, biraz emniyet payı bırakarak 60-70 metre için yapmıştım. Su
çıkmazsa kaç metreye kadar gitmeliydim? 100? 200? Bu işin ucu bucağı yoktu ve
her metresi paraydı. Sonunda hiçbirşey bulamamak da vardı. Sabahı zor ettim.
Saat 9 gibi telefon çaldı. Arayan Murat’tı. Sevinçten çığlık çığlığa “Hocam
gözümüz aydın, suyumuz çıktı” diyordu. Sabah işe başlar başlamaz 50. metredeki
kaya tabakası geçilmiş, ardından bacak kalınlığındaki bir su sütunu metrelerce
havaya fışkırmıştı. Sondajcı bunun çok büyük bir tatlı su rezervi olduğunu,
köydeki çeşmelerden akan suyla aynı olduğunu söylüyordu. Dünyalar benim olmuş,
üzerimden dağ gibi bir yük kalkmıştı. Nöbetten çıktığım gibi soluğu bahçede
aldım, ekibe bahşişlerini dağıttım. Ceviz bahçesi rüyam, yavaş yavaş gerçek
oluyordu.
(Devam edecek)
Derken Ekim ayında
toprak analiz sonuçları çıktı. Toprak az kireçli, tuzsuz, hafif bazik
yapıdaydı. 0-30 cm katmanında %54 kil, %30 silt, %16 kum vardı. İlk 120 cm’deki
ortalama değerler kabaca %60 kil, %20 silt ve %20 kum şeklinde özetlenebilirdi.
Bünye üçgeninde yerim orta hattın üstünde, killi toprak bölümündeydi. Sonuçlar bende
büyük hayal kırıklığı yaratmıştı. O zamanki bilgilerimle killi toprakta cevizin
yetişemeyeceğini düşünüyordum. Neden daha işin en başında, arazi için başvurumu
yapmadan önce bu analizi yaptırmadım diye hayıflanıyor, kendi kendimi
suçluyordum. Bir hafta gözüme uyku girmedi, adeta yemeden içmeden kesildim.
İlk şok dalgasını atlattıktan sonra daha
serinkanlı düşünmeğe, konuyu daha derinlemesine incelemeğe karar verdim.
Analizi yapan enstitünün yetkili ziraat mühendisi, bu toprağın bahçecilik ve
özel olarak cevizcilik için bir sakıncası olmadığını söylüyordu. Burhanettin
Bey de bu konuda çok rahattı, İç Anadolu topraklarının çoğunun killi yapıda
olduğunu söylüyor, yağışı çok olan Karadeniz gibi bir bölgede bu kil oranının
belki sakıncalı olabileceğini, ama İç Anadolu gibi kurak yazları olan
bölgelerde sıcak mevsim boyunca toprağın nemini muhafaza ederek zarar değil
fayda vereceğini söylüyordu. Bense içimdeki şüphe ve endişeyi bir türlü
atamıyordum. Ankara Ziraat Fakültesi’nde toprak hocası olan Sn.Doç.Dr.Hasan
Öztürk ile görüştüm. Bana çukurları derin açarsam, pH değerini kükürtle biraz
düşürür ve killi toprak için uygun gübrelemeyi damla sulamayla yaparsam hiçbir
sıkıntı yaşamayacağımı söyledi. Killi topraklarda ağaç cüsseleri biraz daha
küçük olabilirdi ama zaten çit dikimi tercih edeceğimden bu bir avantajdı.
Kendisinin Anamur’daki ceviz bahçesinde de kil oranının %50 olduğunu, 7
yaşındaki ağaçlarından ağaç başı 10 kg verim aldığını söyledi.
İnternette dolaşırken Türkiye’nin en büyük
ceviz üretim alanına sahip olan ve Kaliforniya’lı uzmanlarca kurulmuş bulunan
1300 dönümlük Ataman Ceviz Çiftliği’nin sayfalarında toprak yapısının killi
olduğu dikkatimi çekmişti. Telefonla çiftlikteki sorumlu Ziraat Mühendisiyle
konuşmuş ve topraklarının kil oranının %60 olduğunu öğrenmiştim. Bu kil oranı
nedeniyle hiçbir sıkıntı yaşamadıklarını söylemişti. Gerçekten de internetteki
resimler etkileyiciydi. Gebze’nin aldığı yıllık yağışın Polatlı’nın iki
katından fazla olduğunu biliyordum. Demek ki Kaliforniya’lı uzmanlar o iklim
yapısında dahi %60 kil içeren bir toprakta ceviz üretmekte sakınca
görmemişlerdi.
Bilgilendikçe rahatlamağa başlamıştım. Yeterli
drenaj sağlandığı sürece kilden korkmama gerek yoktu. Arazimin eğimi ise gerek
doğal yerüstü drenajı, gerekse ihtiyaç halinde uygulanabilecek yeraltı drenajı
için her türlü kolaylığı sağlıyordu.
Gene de araştırmaya, sorup danışmaya devam
ediyordum. Türkiye’nin cevizcilik konusunda tartışmasız bir numarası olan sayın
Prof. Dr. Yaşar Akça’ya telefonla ulaştım. Google earth’de araziyi tarifim
üzerine bulduğunda topoğrafyayı çok beğenmişti. Gelip toprak yapısını yerinde
görebileceğini söyledi. Zaten Orman Bakanlığı’nın yürüttüğü ‘ceviz eylem planı’
çalışmaları nedeniyle Ankara’ya gelecekti. Tarih konusunda anlaştık. O gün arazide
bir kepçe de bulundurmamı istedi. Lastik tekerlekli bir kepçeyi o sabah araziye
getirmesi için sahibiyle anlaştım.
Ankara’da buluşup araziye gittik. Yol boyunca
hem sohbet ettik, hem de önceden bir liste halinde hazırlamış olduğum bir sayfa
soruyu kendisine sorup cevaplarını alma şansım oldu. Araziye vardığımızda hemen
sahayı inceleyip tarlanın doğu sınırına yakın bir noktada kepçeciye kazmasını
söyledi. İlk 120 cm sorunsuz bir şekilde geçilmiş, koyu kahve renkli , güzel
görünümlü bir toprak kenarda yığılmıştı. Derken aniden toprak rengi değişti,
beyaza çalan açık boz renkli bir toprak çıkmağa başladı. Kepçe de bu toprağı
deminki gibi kolay kazamıyor, enikonu zorlanıyordu. Yoğunlaşmış kil ve kireçten
oluşan bu kist tabakası beni oldukça rahatsız etse de, ilk anda tarlanın sadece
o bölgesinde olan istisnai bir durum olduğunu düşünmüştüm. Hoca daha sonra
tarlanın ortalarında yeni bir nokta belirleyerek orayı da kazdırdı. 120 cm’den
sonra orada da toprak rengi değişmiş, kist tabakasıyla karşılaşmıştık. Başımdan
aşağı kaynar suların döküldüğünü hissediyordum. Hoca bir de kepçeyi kuzeye
yönlendirdi ve muhtardan satın aldığım tarlanın ortalarında bir noktada bir
çukur daha kazdırdı. Sonuç aynıydı, arazinin altı belli bir derinlikten sonra
tamamen kist tabakasıyla kaplıydı.
Kepçeciye , hazır gelmişken arazinin hemen
sınırındaki meşelikten sahamıza birkaç metre taşmış olan yarı kurumuş çalı
formunda birkaç bodur meşeyi de kaldırtmak istedim. Bitki kökleri açığa
çıktığında hoca hemen bir meşenin kökündeki mantarlaşmayı farketti. Bu ‘meşe
kök çürüklüğü’ olarak bilinen Armillaria hastalığı idi. Hoca’nın dediğine göre
bu hastalık bozuk orman alanı olup özel ağaçlandırmaya tahsis edilen pek çok
araziyi tehdit ediyordu. Bozuk orman alanı yerine tarımda kullanılmış hazine
arazisi kiralamış olmamın çok daha isabetli olduğunu söyledi. Komşuluk
nedeniyle gereken önlemleri almayı ihmal etmemeliydim.
Kil olayından sonra 2. darbeyi de kist
nedeniyle almıştım. Ben gerekli olan 3-3.5 metrelik toprak derinliğini
fazlasıyla sağladığımı düşünürken şimdi derinliğim 120 cm ile sınırlanmıştı.
Daha önce profilleri Murat’a elle ve sınırlı derinlikte kazdıracağıma kepçeyle
2-3 metre açtırmamış olduğum için artık ne kadar hayıflansam faydası yoktu.
Gerçek değişmeyecekti.
Yaşar Hoca’ya ne düşündüğünü sordum. Yol
yakınken vaz mı geçmeli, yoksa devam mı etmeliydim? Hoca özetle şunları
söyledi: “Şu haliyle arazi tek akciğerle yaşayan bir insana benzetilebilir. Ama
geniş ve derin dikim çukurları açarak, bulabildiğiniz kadar çiftlik gübresini
bu çukurlarda kullanarak kist ve kilin olumsuzluklarını aşabilirsiniz. Bu
yatırımı İç Anadolu’nun karasal ikliminde değil de daha ılıman bir bölgede
yapsaydınız daha iyi olurdu. Ama bu ekolojide de uygun tür seçmek kaydıyla
cevizcilik yapabilirsiniz. Chandler gibi çok uzun bir vejetasyon süresi
gerektiren tür İç Anadolu’da olmaz. Bu söylediğim cümlenin altına imzamı
atarım. Sonbaharın erken donlarına henüz sürgünleri odunlaşamadan yakalanır.
Bir Kaliforniya çeşidi olarak İç Anadolu’nun bazen aşırı soğuk geçen kışlarında
zararlanma riski yüksektir. Bu ekolojide Fernor yetiştirilmelidir . Hasatın ve
yaprak dökümünün Chandler’den iki hafta önce olması size çok şey
kazandırabilir. Sonbahar erken donları geldiğinde ağacınızda ne kadar su varsa
zarar oranı o kadar yüksek olur. Fernor aşırı kış soğuklarına da Chandler’den
daha iyi dayanır. 8x4 Dikim aralığınız fernor için uygundur. Fernor’u seçmekle
Chandler’a göre biraz daha az verime ve biraz daha düşük bir pazar fiyatına
razı olacaksınız, ama bu, ekolojinizin getirdiği bir zorunluluktur. Bu bölgede
parayla tarla satın almayın, muhtardan daha fazla hazine arazisi bulmasını
isteyin, arazinizi yüz dönüm üzerine çıkarmaya çalışın. Şu haliyle arazinizden
büyük beklentileriniz olmasın. Bu arazi sizi zengin etmez, ama emekliliğinizde
rahat yaşayabileceğiniz, yılda birkaç kez yurtdışı seyahat yapabileceğiniz,
oğlunuzu yurtdışında okutabileceğiniz bir getiriniz olur. Bence bu kadar yol
almışken kesinlikle devam edin.”
(Devam
edecek)==================================================
Hocayı yolcu ettikten
sonra oturdum ve her şeyi yeniden değerlendirerek “ tamam mı devam mı?”
sorusuna cevap aradım. Acaba devam edersem kendi kendimi mi kandıracak,
olmayacak duaya amin mi diyecektim? Artıları eksileri, bardağın dolu ve boş
yanlarını tekrar tekrar gözden geçirdim. Bardağın boş tarafı “kistli ve killi
arazilerde bahçe kurmaktan kaçının” diyordu. Hala bu işten cayabilir, tapulu
tarlayı ve traktörü satıp, tahsis talebimden vazgeçip, bir miktar zararı da
sineye çekip “zararın neresinden dönsem kardır” diyebilirdim. Ben zor olanı,
mücadeleyi seçtim.
Kist tabakasına rağmen devam kararı almamda,
bardağın dolu yanını oluşturan aşağıdaki faktörler rol oynamıştı:
1- Ceviz ağacının köklerinin %80’i ilk 1
metrede yer alıyordu. Köklerin oksijene olan talebi nedeniyle gelişim
diklemesine olarak derine değil, yanlara doğru oluyordu. Killi topraklarda
derinlerdeki oksijen azlığı nedeniyle bu eğilim çok daha belirgindi ve kökler
daha yüzeyde yoğunlaşıyordu.
2- Arazide 120 cm’de karşılaşılan kist
tabakası kaya gibi tamamen geçirimsiz bir tabaka olsaydı, aşırı yağışlar sonucu
suyun kök bölgesinde birikip zarar vermesi ihtimali daha yüksek olabilirdi.
Oysa yoğunlaşmış kil ve kireçten oluşan bu tabaka fazla suyu yavaş da olsa
sünger gibi emerek üstteki kök bölgesinden uzaklaştırabilirdi. Nitekim daha
sonra dikim çukurlarının açılışı sırasında kist tabakasında nemin üstteki
normal toprağa göre çok daha fazla olduğuna tanık olmuştuk.
3- Arazinin %10 civarındaki ortalama eğimi,
yerçekimi nedeniyle toprak yüzeyindeki suya olduğu gibi, toprak altındaki suya
da eğim yönünde hareket vererek doğal drenaj sağlayacaktı.
4- Polatlı’da yıllık yağış miktarı son derece
düşüktü ve bu yağışın çoğu da köklerin uykuda olduğu ve oksijene hemen hemen
hiç ihtiyaç duymadığı kış ve erken ilkbahar mevsiminde gerçekleşiyordu.
5- Arazi dağın zirvesindeydi ve aşırı bir
yağışta çevreden herhangi bir su baskını riski sıfırdı.
6- Fidan çukurlarını geniş ve derin açarak,
ayrıca sırta dikim tekniğini uygulayarak her fidanı zaten kist tabakasından en
az 2 metre yüksekte dikmeyi planlamıştım.
7- Çit dikimi ve bu sistemde yetiştiriciliğe
karar vermiştim. Ağaçlarımın taç büyüklüğü sıra üzeri 4 metre, sıra aralarına
doğru her iki yönde 1.5’ar metreden 3 metre, yükseklik yerden itibaren 6 metre
ile sınırlı kalacaktı. Bu ebatta tutulacak bir ağacın metrelerce aşağı inecek
büyük bir kök sistemine ihtiyacı yoktu.
8- Ağaçlarda (gövde + taç hacmi) ile (kök
hacmi) arasındaki orantı, sulama ve gübreleme rejimi ile direk irtibatlıydı. İhtiyaç
duyduğu tüm besin maddeleri ve suyu fertigasyon sistemiyle yanıbaşında bulan
bir ağaç, enerjisini kök yapmak yerine odun ve meyve yapmaya yönlendirecekti.
Uygun budama rejimiyle ve ağaç erken meyveye yatırılarak, ‘ yeteri kadar kök,
az odun, çok meyve’ amacına ulaşılabilirdi.
Bu araziyi ıslah etmek için gerekenleri
yapacak, ceviz bahçesi hayalimi devam ettirecektim.
Ben devam kararı almıştım ama, bürokrasi bana
geçit vermemeye kararlıydı. Bitmek bilmeyen yazışmalardan sonra Polatlı
Malmüdürlüğü tahsis talebimin uygun bulunduğunu ve proje hazırlatıp Orman
Bakanlığı’na onaylatmam için 3 ay süreli ‘ön izin’ verdiklerini belirten yazıyı
gönderdi. Tarih 2011 Aralık ayı idi ve müracaat dilekçemin üzerinden tam sekiz
ay geçmişti. Hemen bir özel ormancılık bürosu ile anlaştım, toprak ve su analiz
sonuçlarını, meteorolojik verileri toparlayıp götürdüm. Proje hazırlandı, Orman
Bölge Müdürlüğü’ne sunuldu. Ama kış gelmiş, araziyi kar kaplamış ve tarlayı
inceleme imkanı ortadan kalkmıştı. Araziyi kar kalkmadan inceleyemeyecekleri
için malmüdürlüğünden 1 ay ek süre istedim. Ek süre tanındı. Proje Orman Bölge
Müdürlüğü’nce 5 ayrı kademede incelendi, istenen değişiklikler yapıldı, sonunda
onaylandı. Onaylanan proje Hazine’ye ve Orman Genel Müdürlüğü’ne gönderildi. 2 ay
sonra her iki kurumdan da reddedilerek geri gönderildi. Gerekçe,’ tapulu arazi
ve hazine arazisi projelerinin ayrı ayrı yapılması gerektiği, tek bir projede
birleştirilemeyeceği’ idi. Birden fazla tapulu arazi tek projede
birleştirilebilir, birden fazla hazine arazisi de tek projede
birleştirilebilirdi. Ama bir tapulu arazi ile hazine arazisinin projesinin
birleştirilebileceğine dair mevzuatta bir hüküm yoktu. Bu ayrıntıyı ben
bilmiyordum ama projeyi düzenleyen Özel Ormancılık Bürosu da, 5 ayrı imzayla onaylayan
Orman Bölge Müdürlüğü de herhalde bundan habersizdi.
Sil baştan 2 ayrı proje hazırlandı, ayrı ayrı
tekrar onaya sunuldu. Orman Bakanlığı bu arada yeniden yapılandırılıyor ve
Bölge Müdürlüğü’nde projelerle ilgili personel sürekli değişiyordu. Yeni
görevlendirilen mühendisler tekrar araziye götürüldü, projeler incelendi,kabul
edildi, Hazine’ye gönderildi. Bu arada aylar ayları kovalıyor, Özel
Ağaçlandırma Yönetmelikleri sürekli değişiyor, yeni tamimler yayınlanıyor, bu
sürelerde yeni proje kabulleri durduruluyordu. Eskiden Hazine arazilerinin
tahsisinde son imza Maliye Bakanı’nındı. Benim projeler tam bakanın onay
aşamasına gelmişken Başbakanlık bir genelge yayınladı ve Türkiye’nin her
yerindeki ve her konudaki arazi tahsisleri için Başbakanlık onayı şartı
getirdi. Bütün tahsis işlemleri bıçak gibi kesilmişti. Muhtemelen Başbakanlıkta
Türkiye’nin her yerinden yağan binlerce arazi tahsis talebini inceleyip
sonuçlandıracak bir idari altyapı da henüz oluşturulmamıştı.
Böylece benim ceviz bahçesi hayalim bir çıkmaz
sokakta saplanıp kalmış, sonu belirsiz bir bekleme süreci başlamıştı. Dağ
başında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde, köylünün bile yüzüne bakmadığı,
hiçbir rant potansiyeli olmayan 50 dönüm araziyi ağaçlandırmak için başvuran,
her türlü şartı yerine getiren bir vatandaşa ancak bu kadar çile
çektirilebilirdi. Güya özel ağaçlandırma teşvik ediliyordu. Ya bir de
edilmeseydi, vay halimize!
(Devam
edecek)====================================================
Bu bekleme sürecinde boş
duracağıma bari çiftçiliğe biraz ısınayım dedim. Ormandan açılmış arazilerde
bahçe kurulmadan önce 2 yıl tarla bitkileri yetiştirilmesi öneriliyordu. Benim
hazine arazisinin üst bölümünde hiç tarım yapılmamıştı. 2012 baharında toprağı
sürdürüp tam alanda nohut ektirdim. Böylelikle hem toprakta azot tutulumunu
arttırmayı, hem tarlanın yaklaşık yarım dönümlük meşe çıkartılan bölümünde kök
mantarı riskini azaltmayı, hem de Murat’ın ödenmekte olan maaşlarını çıkarmayı
umuyordum. Cevizci olamasam da şimdilik nohutçu olmuş, oldukça iyi bir verim
almama ve üstelik o yıl nohutun iyi para etmesine rağmen sezon sonunda bir şey
kazanamamıştım. Ürün tüccara marketteki satış fiyatının üçte birine
satılabiliyor, alınan para tohum, mazot, ilaç, yoldurma, makine ile ayıklama
masraflarını ancak karşılıyordu. Murat’ın maaşlarını çıkaramasam da tarımla
tanışmış, çiftçilerin içinde bulundukları açmazı görmüştüm. O kış evde bolca
nohut tükettik, bizden ceviz bekleyen eşe dosta , konu komşuya ‘şimdilik
cevizimiz yok, bununla idare edin’ diyerek nohut dağıttık.
Köye yakın mesafede bir eski dere yatağından
kamyonlarla kum çekildiğini görmüştüm. Gidip oradaki kumlardan biraz numune
alarak toprak analizine gönderdim. Sonuç %90 kum, %5 silt ve %5 kil şeklinde
geldi. Bu kumu arazimin ıslahında kullanabilirdim. Gene Avşar’a en yakın köyde
hayvancılık yapılıyor ve köylüler ahırlardan, ağıllardan çıkardıkları gübreleri
bahçelere, yol kenarlarına yığıyorlardı. Bunlar kimi 5, kimi 10 yıl beklemiş,
bildiğimiz manada fenni olarak yakılmamış koyun ve sığır gübresi yığınlarıydı.
Gübre olarak belki çok değerleri yoktu ama mükemmel bir organik madde
deposuydular ve killi toprağımı ıslahta kullanılabilecek harika bir silah
olabilirlerdi. Köylüler sırf bahçeleri, yol kenarları temizlensin diye ücret
istemeden vereceklerdi. O yaz ilk aşama olarak 20 tonluk kamyonlarla 10 kamyon
dolusu kumu ve 13 kamyon çiftlik gübresini tarlanın bir kenarına çektirdim.
Mesafe yakın olduğundan sadece makul bir nakliye masrafıyla bu işi kotarmıştım.
Temmuz ayında Denizli’deki Ekiz Fidancılık ile
anlaştım. Tüplü fernor ve fernette fidan siparişlerimi verdim, kaporamı
yatırdım.
Bekleyiş sürüyor, tahsis konusunda hiçbir
ilerleme olmuyordu. Tahsis olmadan çitleme, çukurları açma gibi işlere başlamam
anlamsızdı. Sonunda o sonbaharda da dikim yapamayacağımı anlayıp fidan
siparişlerimi iptal ettim.
O kış Amerika’dan Ramos’un ‘Walnut Production
Manual’ adlı baba kitabını getirtip satır satır hatmettim. İnternette Türkçe ve
İngilizce dillerinde ceviz üzerine yazılmış ne kadar yazı, reklam, makale,
dergi özeti, araştırma bulabildiysem okudum. En çok çit dikimi, killi toprak
ıslahı, Chandler, Howard ve Fernor üzerinde araştırma yaptım. Trakya’da killi
toprakta ve bozuk orman arazisinde kurulmuş ve başarılı olamamış bir bahçede
başarıyı engelleyen faktörlerin neler olabileceğini sahibiyle e-mail ile
yazışarak analiz etmeye çalıştım. Sn. Selami Bayrak’ı yerinde ziyaret ederek ve
e-mail ve telefonla görüşerek killi topraklarda ‘kanalda sırt dikimi’ ve
‘çukurda tepe dikimi’ yöntemlerinin in detaylarını öğrendim. Sn.Yaşar Akça’yı
Tokat’ta ziyaret edip, kendi kurduğu ve Tübitak’ın desteklediği ceviz deneme
bahçesini birlikte gezme şansım oldu. Bu arada cevizlerin mükemmel geliştiği bu
bahçede toprak bünyesinin %40 kil, %40 silt ve %20 kum içerdiğini öğrendim.
Cevizde arazi seçimi kadar önemli bir diğer
husus tür seçimiydi. Ekiz Fidancılık’tan Sn.Ramazan Ekiz, beni öncelikle
Chandler’e yönlendirmiş, Konya Kadınhanı’nda kurdukları büyük Chandler
bahçesini de, rakım ve iklim özelliklerinin Polatlı’ya benzerliği nedeniyle
referans göstermişti. Bahçenin sorumluluğunu alan Ziraat Mühendisi ile zaman
zaman telefonla görüşerek bilgi alıyordum. O sonbaharda sanıyorum 3 yaşında
olan fidanlarında koparmadan bıraktıkları cevizlerin hasatını yapmışlardı ve 20
Ekim’de kopardıkları cevizlerin içlerinin hala sütlü olduğunu, tam
olgunlaşamadıklarını söylemişti. Dediğine göre olgunlaşma için 2 haftalık bir
süreye daha ihtiyaçları vardı ve bu koparılan cevizler muhtemelen kuruyunca iç
büzüşmesi göstereceklerdi. Aynı dönemde tesadüfen bahçeyi gezmiş olan Sn. Yaşar
Akça da bu durumu teyit etmiş ve vejetasyon süresinin Chandler’e yetmediğini
söylemişti. Durumu tekrar değerlendirdim. Ekim sonu ve Kasım başında başlayacak
yağışlar yolu ve tarlayı balçıklaştırabilir, araziye ulaşımı, traktörle
çalışmayı, hasat ve hasat sonrası serme-kurutma işlerini çok zorlaştırabilir,
hatta tümüyle engelleyebilirdi. Benim Ekim ayı sonlanmadan tüm işleri bitirip
tarladan çıkmam gerekiyordu. İki hafta erken hasat çok kritik önemde olabilir,
tüm sezonun mahsulünü kurtarabilirdi.
Bir de mutlak kış soğuklarına dayanım yönünden
Chandler ve Fernor arasında kıyaslama yapılması gerekiyordu ama böyle bir
çalışmaya rastlayamamıştım. Yalnızca Romanya’da yapılmış bir çalışmada
Fernor’un -22.7 derecelik kış soğuklarında herhangi bir hasar görmediğini
okumuştum. Polatlı tarihinde rastlanmış en düşük ısı ise -21.5 derece
ölçülmüştü.
Benim Chandler riskini almak istememem ve
tahsis gecikmesi nedeniyle Fernor siparişlerini iptal etmem üzerine Sn. Ramazan
Ekiz Chandler kalitesinde meyve veren, verimi çok iyi olan ve Chandler’den
ortalama 2 hafta önce hasat edilen Howard ile bahçe kurmamı, daha küçük cüssesi
nedeniyle çit dikimine de çok uygun olacağını, istersem yeteri kadar aşı kalemi
tedarik ederek aşılama yapabileceğini söyledi. Gerçekten de aklıma çok
yatmıştı. Ama Sn.Akça’ya konuyu danıştığımda sıcak bakmadı. Howard da sonuçta
Chandler’in çok yakın akrabası olan bir Kaliforniya çeşidiydi ve Polatlı’nın
1200 rakımlı Çile Dağı’nın kış soğuklarına dayanabileceği çok şüpheliydi.
Sonunda gene Fernor’da karar kıldım.
(Devam
edecek)================================================
Eli kolu bağlı bekleme süreci artık azap verici bir hal almıştı.
Bütün prosedürleri tamamlanmış dosyam Maliye Bakanlığı’nca 9 ay önce onaylanarak
Başbakanlığa gönderilmişti ve hala hiçbir ses seda yoktu. 2-3 yıldır
görüşmediğim arkadaşlarımla karşılaştığımda ‘cevizler nasıl, büyüdüler mi?’
sorusu çok canımı sıkıyordu. Sanki benim kusurummuş gibi ‘henüz tahsis
alamadım’ demeye utanıyor, ‘yavaş yavaş büyüyorlar’ gibi cevaplarla
geçiştirmeye çalışıyordum. Eşim arkadaş toplantılarında ‘Benim bey ceviz ağası,
2 yıldır köyde traktörü ve maaşlı kahyası var, ama dikili tek bir cevizi yok’
diyerek dalgasını geçiyordu. Tahsisin ne zaman çıkacağı, hatta çıkıp
çıkmayacağı bile belirsizken fidan siparişi bile veremiyordum. Çileli bekleyiş
nihayet 2013 Mart’ında sona erdi. Benim ceviz macerama yakından tanık olan ve
bir dönem bürokraside üst düzey görevlerde bulunmuş çok yakın bir ahbabım bir
gün aradı ve “ağabey, müjdemi isterim” dedi. Bir vesileyle görüştüğü bir
başbakan danışmanına benim aylardır başbakanlıkta beklemekte olan dosyamdan
bahsetmiş, onun hemen açtığı bir telefonla problem anında çözülmüştü.
Tipik bir Türkiye gerçeği yaşanıyordu. O hafta dosyam jet hızıyla onaylanmış,
maliyeye gönderilmiş, ertesi hafta defterdarlıktan geçerek Polatlı
Malmüdürlüğü’ne gelmişti. O ay araziyi kiraladığımda tahsis dilekçemin
üzerinden tam iki yıl geçmiş, ama gene de Polatlı’da hazineden özel
ağaçlandırma için arazi kiralamayı başarabilen ilk ve muhtemelen tek girişimci
olmuştum.
Ekiz Fidancılık’a tekrar fernor siparişlerimi verdim ve hızla işe koyuldum.
Ziraat Bankası’na sertifikalı fidanla meyve bahçesi tesisi , zirai araç alımı,
damla sulama sistemi kurulumu ve işletme kredisi olarak 4 ayrı kalem kredi için
başvurdum. Krediler çok düşük faizli (yıllık %5) ve 5 yıl vadeliydi. Bunun için
gereken ÇKS kaydımı yaptırdım. Bu kayıt İlçe Tarım’dan alınacak tek seferlik
hibe ve her yıl alınacak gübre, mazot, toprak analiz destekleri için de gerekli
idi.
Traktörüm sürekli sorun çıkarıyor, çift çeker olmadığından taşlı ve eğimli
arazide sürekli lastik aşındırıyordu. Önce onu verip üstünü Ziraat Bankası
kredisiyle tamamlayarak çift çeker küçük boy yeni ve kabinli bir New Holland traktör
aldım. Bir de 2. el damperli bir römork edindim. Artık getir götür işleri için
sorunum kalmamıştı.

Bu arada Murat ile ilgili birkaç söz söylemeliyim. Murat ortaokulu İmam
Hatip’te okumuş, dinine bağlı, harama asla el uzatmayan, içkisi sigarası kumarı
olmayan, kalender ve gözüpek bir adamdı. Kanaatkar ve çalışkandı. Nohut hasadı
yaptığımızda domuzların gelip yemesini engellemek için elde tüfek her gece
sabaha kadar arazide nöbet tutmuştu. Saygılı, konuşkan ve espriliydi. Onda
Anadolu köylüsüne has bir erdem ve bilgelik görüyordum. İmam Hatip’in ardından
Teknik Lise’yi bitirmişti ve elinden her iş geliyordu. Altı yaşından beri
traktör kullanmış, kepçe operatörlüğü, demircilik, kaynakçı ustalığı, çobanlık
yapmıştı. Traktörün, pulluğun, kazayağının çok büyük olmayan tamirlerini
kendisi yapıyordu. Köyün taşını ,toprağını, iklimin huyunu suyunu, yağmurun ne
zaman yağacağını, sisin ne zaman ineceğini biliyordu. Çiftçiliğe hakimdi. Köyde
sevilen bir kişiydi ve onun ekmek teknesi olan bir araziye köylüden zarar
gelmesi düşünülemezdi. Benim için hem işçi, hem kahya, hem bekçi, hem pek çok
konuda fikir danıştığım bir kardeş gibiydi. Kışları çobanlık yapmasına izin
veriyordum, bu da ona 2. bir gelir sağlıyordu. Benimle çalışmaya başladıktan
sonra evinin bahçesine annesi için yeni bir ev daha yapmış, bir de ağıl ve depo
inşa etmişti. Bu yapı aynı zamanda benim traktör için garaj görevi görüyordu.
Murat hayatında ilk defa traktör ‘sahibi’ olmuş, maaşı ve sigortasının her ay
tıkır tıkır ödenmesi onu çaresizlikten kurtarmış, köyde sosyal statüsü belirgin
şekilde yükselmişti. Beni kendisi için büyük bir şans ve ‘velinimet’ olarak
görüyordu. Vaktiyle “ne köy olur ne kasaba” denilen hazine arazisinin örnek bir
ceviz bahçesi olabilmesi için canla başla çalışıyordu. Ben de zaman geçtikçe
Murat’ın benim için ne büyük bir şans olduğunu daha iyi görüyordum.
Öncelikle arazinin çevresini beton direk ve kafes tel ile çevirttim. İş
makinaları ve kamyonların rahat girip çıkabilmesi için 6 metrelik giriş kapısı
yaptırdım. Çitleme için Ankara’nın en büyük tel örgü firmasının arazime en
yakın bayii ile anlaşmış, ama ayrıntılı bir yazılı mukavele yapmayı ihmal
etmiştim. Nisan ayında, henüz killi toprak ıslakken beton direk çukurlarını
açmışlar, direkleri dikmiş, betonlamış ve çitlemeyi bitirmişlerdi. Ağustos
gelip de toprak kuruyup kendini çekince direklerin yarısı ciddi şekilde
oynamaya başladı. Gidip bayi ile görüştüğümde yeniden betonlamaya yanaşmadı,
kusuru toprak yapısına yükledi ve aralara payanda atarak sağlamlaştırmayı önerdi.
Canım çok sıkılmıştı. Firmanın müşteri ilişkileri bölümüne ve daha sonra da
patronuna ulaşarak işin takipçisi olunca hemen o hafta tüm direkler yeniden
betonlandı. Bu sefer hepsi taş gibi sağlam olmuştu.
Bu arada tarlayı önce pullukla sürdürüp ardından kazayağı ile toprağı
düzletmiştim. Artık çukur yerlerini işaretleyebilirdim. Sıraları alışıldık
şekilde eğime dik, eşyükselti eğrilerini takip ederek doğu-batı hattında
ilerleyecek şekilde değil, tam tersine eğim yönünde, kuzey-güney istikametinde
konumlandırmayı planladım. Bu uygulama traktörün sürekli eğimde çalışacak
olması nedeniyle işleri biraz güçleştirecekti, ama faydalarının daha fazla
olacağını umuyordum. Beklediğim faydalar şunlardı:
1- Sıraları yerden 40-50 cm yüksekte oluşturacağım sırtlarda konumlandıracağım
için tüm sıra araları doğal drenaj kanalları olarak fonksiyon görecekti.
Sıraları aksi yönde konumlandırmam durumunda aşırı bir yağışta yüzey drenajı
imkansızlaşacak ve suyun fazlası köklerin en yoğun olarak bulunacağı sırtlarda
tutulacaktı ki, bu hiç istenmeyen bir durumdu.
2- Bu konumlanma, hakim rüzgar olan kuzeyli rüzgarların saha içine daha rahat
girmesine imkan verecek, çit dikimi nedeniyle artabilecek antraknoz riskini
önleyebilecek, dalların kırılma ihtimalini azaltabilecekti.
3- Don riski olan günlerde soğuk havanın çitlerde takılmadan eğim istikametinde
kayarak uzaklaşabilmesi sağlanacaktı.
4- Kuzey-güney istikametindeki çitler güneşi maksimum kullanabilecekti.
Çitlerin sabah doğu tarafı, öğleden sonra ise batı tarafı eşit şekilde güneşlenebilecekti.
Eğer çitleri doğu batı istikametinde konumlandırsaydım tüm yaz boyunca sadece
güney cephe güneş görecek, kuzey cephe sürekli gölgede kalacaktı. Çit dikiminin
kuzey-güney istikametinde yapılmasının başka bazı bitkilerde verimi %15 arttırdığını
okumuştum. Ceviz için elimde böyle bir rakam yoktu ama Ramos da “Walnut
Production Manual”de çit dikimi bölümünde kuzey-güney istikametini öneriyordu.
Çitleri tam kuzey-güney ekseninde konumlandırırsam birçok yerde ortalama eğim
%12’yi bulacaktı, Oysa saatin aksi yönünde20 derecelik bir eksen kaydırması ile
eğim %8’e iniyordu. Bu kaydırma benim kuzey-güney hattında konumlandırmadan
beklediğim faydaları engellemeyecek, ama çiftçilik faaliyetlerimi önemli ölçüde
rahatlatabilecekti. Nihai kararımı bu şekilde verdikten sonra çukur yerlerinin
işaretlemesine başladık. Yeteri kadar ip, kireç ve uçları sivriltilmiş herekler
kullanarak işaretlemeyi yaptık. Bahçe sınırlarına 5 mt mesafeden daha fazla
yaklaşmadık. Mavi selvi ağaçlarıyla tüm kuzey-kuzeydoğu sınırı boyunca rüzgar
perdesi yapmayı planladığım için bu sınırda 6-7 mt mesafe bırakarak
işaretlemeyi tamamladık. 1860 adet fidan çukurunun yeri belirlenmişti.
Artık altyapı çalışmasına başlayabilirdim. Fidanı diktikten sonra artık
altındaki toprakla oynama şansınız yoktu. O yüzden ıslahat adına ne yapacaksam
şimdi yapmalıydım. Kafamda dört aşamalı harekat planımı oluşturmuştum. Kolları
sıvadım ve hemen İşe giriştim!..
(Devam edecek)=======================================================
İlk sırada dikim çukurlarının açılması vardı.
Bunun için komşu köyden daha önceden tanıştığım bir hafriyatçı ile götürü usulü
anlaştım. Biri 27 tonluk, diğeri 22 tonluk iki paletli kepçe, 2 de 20’şer
tonluk kamyonla geldiler. Önce her çukur, 1,5 m x 1.8 m en ve boyunda, 1,5 metre
derinliğinde kazıldı. Üst 60 cm’deki koyu kahve renkli verimli toprak ayrıldı.
60-120 cm’den çıkan gene kahve renkli ama organik maddece zayıf toprak ve
çukurun dibinden çıkan boz renkli kist toprağı sıra aralarına serildi. Üst
katmandan çıkmış olan toprak tekrar çukura konuldu. Çukurun kalan kısmı,
çevresindeki 0-30 cm katmanından gerektiği kadar toprak sıyrılarak yüzeye yakın
bir seviyeye kadar dolduruldu.
Sonra ikinci aşamaya geçildi. Bir önceki yıldan tarla
kenarına yığmış olduğum kum ve ahır gübresi, oluşturacağım sırtlarda killi
toprağın ıslahı için yeterli değildi. Komşu köy sınırlarındaki dere yatağından
daha fazla kum çekmem gerekiyordu. Hafriyatçı, bunun için muhtardan izin
almamız gerektiğini söyledi. Köy camiinin kışlık kömür ihtiyacı için bir miktar
bağışta bulunarak izni aldım. Tarlaya 40 kamyon kum ve 40 kamyon beklemiş ahır
gübresi daha çektirdim. Klasik bilgi, fidan dikim çukurlarında 1/3 kum, 1/3
toprak ve 1/3 yanmış ahır gübresi karışımından oluşturulan ‘dikim harcı’nın
kullanılmasının köklenmeyi belirgin şekilde arttıracağı yönündeydi. Benim
yapmağa çalışacağım şey ise her fidanın yakın çevresindeki sırt toprağında
organik madde ve kum oranını olabildiğince arttırmak, kil oranını düşürmekti.
Toplam 100 kamyon kum ve gübre tarlanın kenarına yığıldığında yaklaşık 100
metre uzunluğunda, 2-3 metre yüksekliğinde küçük bir sıradağ oluşmuştu. Harcın
3. Unsuru olan toprağı, yığına yakın 3-4 dönümlük toprağın 0-30 cm katmanından
sıyırarak sağladım. Bu toprak da yığına eklendiğinde sıradağ iyice büyümüştü. 2
kepçe bütün gün bunları karıştırdı, harmanladı, olabildiğince homojen hale
getirdi. Daha sonra bu karışım kamyonlara yüklenerek sıra kenarlarına
dağıtıldı. Sonra tekrar kepçelerle önceden doldurulmuş her çukurun üzerine 1
büyük kepçe malzeme bırakılarak bir öbek oluşturuldu. Sıradağı erittiğimizde
hesaplarıma göre her fidan çukurunun üzerine 1200-1300 kg harç konulmuştu.
Hafriyatçı ile anlaşmam buraya kadardı. Sırtları oluştururken ağır makinelerin
sıra aralarında dolaşarak toprağı daha fazla sertleştirmemeleri için o işlemi
lastik tekerlekli küçük bir kepçeye yaptıracaktım.

Tarladaki taşların toplatılıp toplatılmaması da
karar verilmesi gereken bir meseleydi. Bazı ceviz kitaplarında taşların ya
toplatılması, ya taş kırma makineleriyle ufalanması öneriliyordu. Benim
tarlanın taşlarını kırmakla başa çıkmak imkansızdı. Toplatıp tarla dışına
çıkartmak ise beni kille mücadelede en önemli silahtan mahrum bırakacaktı.
Çünkü taşlı topraklar suyu en iyi geçiren, en iyi havalanan, drenajı en iyi topraklardı.
“Ceviz taşlı toprağı sever!”di. Taş oranı arttıkça havalanma ve drenaj
artıyordu. Taş, kum ve ahır gübresi kile karşı en önemli üç doğal malzemeydi.
Arazimde taşlar yüzeydeki 0-30 cm katmanında yoğunlaşmıştı ve bu kısımda
taşlılık %40 civarındaydı. Daha aşağı katmanlarda taş giderek azalıyordu. Sıra
üzerlerindeki killi toprağı ıslah ediyordum ama sıra aralarında en azından
şimdilik bir uygulama yapmamıştım. Toprak işlemeyi zorlaştırabilecek
büyüklükteki taşları daha önce saha dışına çıkartmıştım. Kalan taşları olduğu
gibi muhafaza etmeğe karar verdim.
Sıra 3. Aşamadaydı. Lastik tekerlekli küçük
kepçe geldi ve sıra aralarındaki yüzey toprağını sıyırarak sıralara doğru
yığdı. Daha önce oluşturulan ve üzerlerine çukur merkezlerinin kaybolmaması
için herek dikilen harç öbeklerinin araları dolduruldu, üzerleri kapandı. Tüm
sıralarda 2 metre genişlik ve 1 metre yükseklikte, en verimli toprak ve bolca
taş içeren bir yığıntı oluşmuştu. Bu işlemden sonra çukur yerlerini belirleyen
herekler sökülerek aynı noktaları gösterecek şekilde sıra aralarına yatırıldı.
Kepçe her sıra için arazinin üst kısmında bu yığıntının üzerine çıkıp aşağı
doğru ilerleyerek yığıntıyı yerden sabit bir yükseklikte düzleştirdi. Toprak
yanlara yayılmış, 3 metre genişlik ve 50 cm yükseklikte sırtlar oluşmuştu. Harç
malzemem de sırtlarda iyice yayılmış, diğer toprakla karışmıştı, ama asıl
yoğunluk hala fidan çevrelerindeydi.


4. Aşamada kepçe tekrar
sırtların üzerine çıkarak yaklaşık 50-60 cm derinlikte dikim çukurlarını açtı, toprağını
çukurların alt kenarına yığdı. Bu işlemden amacım dikime kadar çukurlardaki
toprağın yağmurla, karla, güneşle iyice tavlanması ve havalanmasıydı.

Artık her fidanın altında 2 metre (1.5 m çukur + 0.5 m sırt)
derinliğinde kaliteli toprak mevcuttu. Sırt dikimi sayesinde her fidana 6
metreküp (4m x 3m x 0.5m) ilave kök alanı oluşmuştu. Çukurun 4 metreküplük
hacmiyle beraber fidan başına 10 metreküplük gevşetilmiş toprak hacmi
sağlanmış, kist tabakasından 2 metre yukarıda dikilecek fidanlarımın “akciğer
yetmezliği” riski artık benim için bir tehdit olmaktan çıkmıştı.
Killi topraklardaki en büyük tehlike, aşırı yağışlarda kök bölgesinde
birikebilecek fazla suyun kökleri oksijensiz bırakarak kök boğulmasına neden
olmasıydı. Kök yayılımının en yoğun olacağı sırtlardan fazla suyun rahatlıkla
drene olabileceği sırt dikimi sayesinde, bu risk de asgariye indirilmişti.
Değişik sıralardan ve arazinin değişik bölgelerinden rastgele seçilmiş 30 kadar
çukurdan eşit miktarda toprak numunesi alarak karıştırdım ve analize gönderdim.
Sonuçlar tatminkardı. Topraktaki saturasyon yüzdesi 99’dan 60’a düşmüş, toprak
sınıfı “ killi toprak”tan “killi-tınlı” toprağa dönüşmüş, organik madde yüzdesi
2,5 kat artmıştı. Kil de artık uykularımı kaçıramayacaktı.
Dipnot: Saturasyon Yüzdesine Göre Toprak Sınıfları: %30 ve altı kumlu, %30-50
tınlı, %50-70 killi-tınlı,
%70-110 killi, %110 üzeri ağır killi toprak.


Damlama Sulama Projesini
de bu işte yeterince tecrübeli olduğunu düşündüğüm bir firmaya yaptırttım.
Kredi kullanabilmek için işi Ziraat Bankası ile anlaşması olan bir firmaya
vermek gerekiyordu. Önce arazinin en üst noktasına sulama havuzu yapmayı ve
buraya basacağım suyu sisteme vererek cazibe ile sulamayı planlamıştım. Ama
projeyi yapan mühendis arkadaş havuzun hiç gerekli olmadığını, yazın havuzda
bekleyecek suda buharlaşma ile önemli su kaybı olacağını, havuzda yosunlaşmanın
damlatıcılarda tıkanma riskini arttırabileceğini, havuz seviyesindeki tarla
bölümlerinde yeterli cazibe olamayacağından ilave bir pompa çalıştırmak
gerekeceğini, oysa suyun direk olarak sisteme verilmesinin mümkün olduğunu
söyledi. Arazi 4 eşit parsele bölünecek ve gerekirse her parselin ayrı ayrı
sulanabilmesi sağlanacak, ana boru hatları yeraltına gömülecek, birkaç yıl
sonra gerekli olacak 2. hatlar için çıkışlar hazır edilecek, her fidana basınç
ayarlı 2 adet ve saatte 2 lt debili Netafim damlatıcılar kullanılacaktı.
Sırtlarda toprak işlemesi yapılmayacağından laterallerin gömülmesine gerek
yoktu. Ekip geldi ve hatlar döşendi, bağlantılar yapıldı. Bu arada Murat’a kuyu
çevresine 3x4 m ebatlarında bir kulübe yaptırtmıştım. Jeneratör ve
filtre-gübreleme sistemi de kulübeye yerleştirildi. Deneme çalıştırmasını
yaptık. Ama iki yıldır kuyuda çalıştırılmadan yatmakta olan dalgıç pompa, içinde
partiküllerin birikmesi sonucu arıza veriyordu. Kuyudan çıkartıp bakıma
gönderip yeniden kuyuya indirdik. Gene iki yıl önce almış olduğum benzinli 2.
El jeneratör de sorun çıkarttı. Üstelik ummadığım kadar çok yakıt tüketiyordu.
Onu da verip yeni ve daha güçlü dizel bir jeneratör aldım. Artık sorunsuz
çalışan bir damlama sulama sistemim de olmuştu.
Sıra kuzey sınırımda bir rüzgar perdesi
oluşturmaya gelmişti. Kuzeyde oluşturulacak bir perde arazinin güney cepheli
olması nedeniyle ağaçlarımın güneşlenmesine hiçbir şekilde engel olmayacaktı.
Açık arazide, esintinin bazen istenenden fazla olabileceği bir dağ
zirvesindeydim. Her ne kadar çevrede meşelikler varsa da boyları kısa bir
cinstiler ve beklediğim yararı gösteremeyebilirlerdi. Kuzeyli rüzgarların şiddetinin
azaltılması, aşırı soğuk ve fırtınalı kış günlerinde ağaçlarda hasarlanma, dal
kırılması gibi riskleri azaltabilir, döllenme mevsiminde de aşırı rüzgarlar
nedeniyle oluşabilecek döllenememe problemlerine önlem olabilirdi. Kullanacağım
bitkinin kışın iyi bir perdeleme yapabilmesi için yaprak dökmeyen bir tür
olmasını istiyordum. İbreliler içinde mavi selvi İç Anadolu’nun soğuklarına en
iyi adapte olabilen, en hızlı büyüyerek 10-15 metreye kadar boylanabilen,
tepesi kesilse de yaşamaya ve büyümeye devam edebildiği için boyu istenilen
yükseklikte ayarlanabilen bir çit bitkisi olarak öne çıkıyordu. Kızılcahamam
Orman Fidanlığı’ndan 250 adet ortalama 70 cm boyunda tüplü fidan alarak kuzey
sınırı boyunca 2’şer metre aralıklarla diktirdim ve hereklerini bağlattım.
Damla sulamadan onlara da hat çektirdim. Cevizlerim verim vermeye başlayana
kadar bir yandan da rüzgar perdesinin oluşacağını umuyordum.

Tüplü fidanlarımı
sonbaharda dikmeği planlamıştım. Ama Sn.Ramazan Ekiz telefonla o yıl yazın
aşırı sıcak gitmesi nedeniyle seralardaki tüplü fernor fidanlarının
bekledikleri gelişmeyi gösteremediğini, boy ve gövde çaplarının küçük
kaldığını, bana istersem çok iştahlı büyümüş olan açık köklü fidanlarından
verebileceğini, bunun bana 1 yıl kazandıracağını söyledi. Denizli’ye gidip
fidanları yerinde gördüm. Gerçekten de açık köklülerin boyları 2,5 metre
civarında ve gövde çapları tüplülerin 3 katı kadardı. Açık köklü fidanlarda
karar kıldım. Ama fidanların yaprak dökmesini beklemek gerekiyordu. Denizli’de
vejetasyon süresi uzundu. Ramazan Bey sevkiyatın Aralık ayı içinde
yapılabileceğini öngörüyordu.
Beklerken dikim için gereken hazırlıkları
yapmağa koyuldum. Fidanlar köye ulaştığında indirilmeleri, köyden bahçeye
nakledilmeleri, bekletilmeden en kısa zamanda hendeklenmeleri, dikilecek
fidanların kök tuvaletlerinin yapılması, tepelerinin 3-4 göz üzerinden
vurulması, kesi yerlerinin aşı macunu ile kapatılması, nogall uygulaması
yapılması, açık fidan çukurlarına yarımşar kg toz kükürt verilerek kapatılması,
fidanların gerekirse dikim tahtaları kullanılarak aşı yeri 5-10 cm toprak
üstünde kalacak şekilde dikilmeleri, hereklerinin çakılması, cansularının
verilmesi, sonra da kış soğuklarından korunabilmeleri için kümbetlenmeleri
gerekiyordu. Bu işlerin aksamadan yürüyebilmesi için bir zirai danışmanlık
firması ile anlaştım. Daha önce çitleme işinde ağzım sütten yandığı için bu
sefer yoğurdu üfleyerek yiyecektim. Olmasını istediğim her şeyi madde madde
yazarak bir sözleşme imzalattım. Bu arada Ankara’da kış bastırmış, tarla karla
kaplanmıştı.

Dikim sözleşmesi yaptığım firma yetkilisi
Ziraat Mühendisi Sn. Tamer Tanrıverdi idi. Kendisiyle ilk tanışmam Ankara
Gölbaşı’nda 3500 dönümlük Aydeniz Çiftliği’nin sorumluluğunu yaptığı dönemde
olmuştu. Bu meşhur çiftliğin içinde bir baraj göleti oluşturulmuş, dağ taş
teraslanmış, onbinlerce ağaç dikilmiş ve damlama sulama sistemleriyle
donatılmıştı. Tamer Bey bu çiftliğin sorumlu mühendisliğini yıllarca yaptıktan
sonra ayrılıp iki mühendis arkadaşıyla bu zirai danışmanlık firmasını kurmuştu.
Tamer Bey ‘bitki koruma’ uzmanı, 2. Ortak önemli bir Ziraat Fakültesi’nin
‘bitki besleme’ bölümü başkanı idi.
Fidanlar Aralık ayının ilk haftası sonunda
kapalı kasalı bir araçla yola çıktı. Hava dona çekmişti. Kamyon şöförü kar ve
tipi nedeniyle yolculuğuna gece devam edememiş ve mola vermişti. Telefonla
görüşerek arabayı sürekli rölantide çalıştırmasını söyledim. Titreşim ve egzoz
ısısı fidanları donmaktan koruyabilirdi. Nitekim ertesi gün köye gelen kamyonun
kasası açıldığında içindeki plastik pet şişelerdeki suların donmamış olduğunu
görerek rahatladık. Fidanları Murat’ın ağıla indirdik, kökleri biraz
nemlendirdik, üzerlerine branda çektik, elektrikli bir ısıtıcıyı çalıştırarak o
geceyi sabaha erdirdik. Ertesi gün fidanlar sahaya nakledildi ve önceden
hazırlanmış olan çukurlarda hendeklendiler. Kökler ve gövdelerin alt 40 cm’lik
bölümleri tamamen toprağa gömüldü, üzerlerine 30 cm kadar toprak yığıldı.
Toprak donmuştu ve dikim için uygun hava koşullarını beklemekten başka
seçeneğimiz yoktu. Fidanların 2 metre kadar kısmı açıkta olduğundan hafta hafta
Murat’tan bilgi alarak soğuk hasarı olup olmadığını izledim. Kış boyunca birkaç
fidanda uçların kararması dışında ciddi bir soğuk hasarı oluşmadı. Bir yandan
sürekli meteorolojik tahminleri izleyerek dikim için uygun bir zaman
kolluyordum.
Şubat 2014’de havalar son derecede güzel
gidiyordu. Toprakta don çözülmüş ve tava gelmişti. Hemen harekete geçtik. Önce
Murat’la tozlayıcıları belirten herekleri çukurlara dağıttık. Fernette, Ronde
de Montignac ve Meylannaise’lerin hereklerini farklı renkli sprey boyayla
işaretledik ve piketaj planımdaki yerlerine yerleştirdik. Tozlayıcı oranım
toplam %6 idi. 2 sıra sırf fernor, sonraki sıra 5 fernor 1 tozlayıcı şeklinde
gidiyor ve bu düzen hep tekrar ediyordu. Bu şekilde her tozlayıcılı sıra sol ve
sağında yer alan birer fernor sırasını tozlayacaktı. Bu düzenin hasat sırasında
türlerin karışıp standardizasyonun bozulmaması için de kolaylık sağlayacağını
umuyordum.
Daha sonra Tamer bey 3 adamıyla geldi ve
hazırlıklar başladı. Bütün dikim çukurlarına 0.5 kg toz kükürt atıldı. Fidanlar
hendeklerinden çıkarıldı, 3-4 göz üzerinden tepe vurumları yapıldı. 2,5
metrelik fidanlar ortalama 40-50 cm boya indirildi. Kesi yerleri özenle aşı
macunu ile kapatıldı, kök tuvaletleri yapıldı. Gruplar halinde tekrar dikime
kadar kalacakları hendeklere konuldu, kökleri toprakla örtülerek sulandı.
Dikim çukurlarının tek tek kürekle kapatılması
çok fazla işgücü gerektireceğinden, o sırada başka bir nedenle köyde bulunan
bir greyderi kiralamaya karar verdik. Greyder sırtların üzerinde bıçağını 50 cm
yükseklikte tutarak aşağıdan yukarıya birer kere gitti ve çukur alt
kenarlarında yığılı tüm öbekleri tekrar çukurlara doldurarak 2-3 saatte
sırtları eski haline getirdi. Bu işlemden önce çukur yerlerinin kaybolmaması
için herekler tekrar sıra aralarına aynı hizada yatırılmıştı. Artık dikime
hazırdık.
22 Şubat’ta çavuşlarının yönetiminde 15 kadar
Güneydoğulu işçi geldi. Hava yaz günlerini aratmayacak sıcaklıktaydı. Çoğu
kadın ve kız, bir kısmı hiç Türkçe bilmeyen Suriye’li göçmen olan bu işçilere
önce toplu olarak dikimlerin nasıl yapılacağını uygulamalı olarak gösterdik,
sonra 5 ekip oluşturduk. Taban gübrelemesine ihtiyaç yoktu. Tamer Bey, onun 3
adamı ve ben birer ekibe nezaret edecek şekilde işbölümü yaptık. Murat da
köklerin açıkta ve rüzgarda uzun süre beklememesi için hendeklendikleri yerden
partiler halinde fidanları getiriyor, ekipler ilerledikçe römorku hareket
ettiriyordu. Römorkun üzerine yüklenmiş 2 varilin biri su, diğeri nano-cop
çözeltisi içeriyordu. Tamer Bey nano teknoloji ile imal edilmiş bu bakır
çözeltisinin bitkinin içlerine nüfuz ederek mantar ve bakterilerden koruduğunu
söylüyordu. Fidanlar önce su dolu varile daldırılıp kökleri topraktan
temizleniyor, sonra ilaçlı su içeren varilde bir süre tutulup dikim için
çukurlara dağıtılıyordu. Zaten defalarca gevşetilmiş toprakta birkaç kürek
darbesiyle 30 cm kadar birer çukur açılıyor, fidanlar aşı yerleri güneye
bakacak şekilde, aşılı sürgün hakim rüzgar yönüne bakacak şekilde çukurlara oturtuluyor,
çukur içinde varsa iri taşlar çıkarılıyor, toprak doldurulurken en az iki kez
çiğneniyor, aşı boynu en az 5 cm dışarıda bırakılarak dikim tamamlanıyor,
herekler kuzeydoğu yönünde fidana 20 cm mesafeye çakılıyordu. 1 aylık
meteorolojik tahminleri incelemiş ve artık aşırı bir soğuk olmayacağını
öğrenmiştim. Bahar çok yaklaştığından kümbetlemeden vazgeçtim. İlk gün
fidanların yarısı dikilmiş, herekleri çakılmıştı. 2. Gün yeni ve erkek
ağırlıklı başka bir ekip geldi ve dikimler tamamlandı. Sonraki birkaç gün Murat
tankerle tek tek fidanlara 30’ar litre cansuyunu verdi. Fidanlarım toprakla
sonunda buluşmuştu. Başvuru dilekçemin üzerinden 3 yıl geçmiş, yaşım 54 olmuştu
ama çok mutluydum. Artık ben de “bir ceviz bahçem var” diyebilecektim.
(Devam edecek)====================================================
Polatlı’daki yerli cevizle kurulu tüm bahçeler bu yıl da dondan
etkilenmişti. Bazı bahçelerde 30 Mart donu sonrası dallarda %40’a varan
kurumalar, hatta ağaç kayıpları gözlenmişti. Benim köyün yerli cevizleri Nisan
ortasında hareketlendiğinden dondan etkilenmemişlerdi. Heyecanla fidanlarımın
tomurcuklanmasını bekliyordum. Forum sayesinde takip edebildiğim Necip Bey’in
Kırşehir Mucur’daki bahçesinde yapraklanmanın 28 Nisan’da başladığını
okumuştum. Muhtemelen 24-25 Nisan gibi gözler kabarmıştır dedim. Benim bahçenin
İlk dikim yılı olması ve biraz rakım farkını da göz önünde tutarak 10 gün daha
geç hareketlenebilir diye umuyordum. Murat’a her gün gözlerde kabarma var mı
diye soruyor, “Yok hocam, ama fidanlarda kuruma belirtisi de yok” cevabı
alıyordum. 5 Mayıs’ta hala bir hareket başlamayınca endişelenmeğe başladım.
Daha önce pek denenmemiş bir uygulamayla her fidan başına en az 250 kg eski
ahır gübresi kullanmış olduğum için aklıma her türlü ihtimal geliyordu. Neyse
ki fidanlarım beni daha fazla bekletmediler. 6-7 Mayıs’ta birkaç fidanda gözler
kabarmış, 9 Mayıs’ta ilk 3 fidanda tomurcuklar açmıştı. Gerisi pıtırak gibi
geldi, fidanlar gün gün, hafta hafta uyanmağa devam ettiler.
Murat sıra aralarında kazayağı ile sürüm yaparak otları yok etmiş, ama ilk yıl
olması ve fidanların hassasiyeti nedeniyle sıra üzerlerinde ilaçlama
yapmamıştık. Sırtlardaki yoğun gübreden mi, yoksa sürekli yağmakta olan
yağmurlardan mı bilmiyorum, sıra üzerlerinde yoğun bir otlanma vardı. Murat
sürekli olarak fidanların diplerinden süren sürgünleri buduyor, damla sulamayla
MAP gübrelerini veriyordu. Bu arada bir gün yakındaki bir köyde konaklamakta
olan güneydoğulu işçilerden bir grup getirerek tüm fidanların diplerindeki
otları 120 cm çaplı bir daire içinde tamamen yoldurmuştu. Sıra üzerindeki
otların hardal otu ve ekin otu denilen iki zararsız ot olduğunu, bunların zaten
gündönümü (21 Haziran) itibarı ile sararıp solacağını, fidan çevrelerindeki
otlar yolunmuş olduğundan fidanların besinine, gübresine ortak olmayacaklarını
söylüyor ve kalmalarını öneriyordu. Sırtlardan erozyonla toprak kaybını
önlemek, rutubeti muhafaza etmek gibi yararları da göz önünde tutarak önerisini
kabul etmiştim.


24 Mayıs günü gene araziyi dolaşmış, fidanları ve genel görüntüyü
fotoğraflamış, geri Polatlı’ya doğru yola çıkmıştım. Yolda yağmur başlamıştı.
Eşime telefon açmış, bahçede fidanların yaklaşık %90’ının açmış olduğunu,
birçok sürgünlerin 10-20 cm’ e ulaştığını müjdelemiş, biraz uzunca konuşmuştum.
Telefonu kapatır kapatmaz yeniden çaldı. Arayan Murat’tı. “Hocam size
ulaşamadım, tarlayı dolu vurdu, gelebilirseniz geri dönün” diyordu. Sesindeki
üzüntü ve panik, gizlemeğe çalışsa da hissediliyordu. “Tam yarım saattir fındık
büyüklüğünde dolu yağıyor, tarla bembeyaz oldu, herhalde sürgün falan
kalmamıştır, ben kendimi kulübeye kadar zor attım. Göz gözü görmüyor, yanımıza
yöremize yıldırımlar düşüyor. Gelip fotoğraflayabilirseniz iyi olur, belki
sigortaya falan başvurmak gerekebilir” diyordu.” Tamam Murat, telaşlanma, canın
sağolsun, olan olmuş zaten, geliyorum” dedim. Hemen geri döndüm. Murat’ın
dediğine göre köyde son 15 yılda dolu görülmemişti. Benim fidanlarımın sürgün
vermesini beklemiş olmalıydı.
Köye ulaştığımda yağmur şiddetini iyice arttırmıştı ve son hızla çalışan
sileceklere rağmen önümü görmekte çok zorlanıyordum. Köyden tarlaya giden yolda
yerler doluyla bembeyazdı ve kaya kaya ilerleyebiliyordum.

Bir süre sonra yolda sular 30-40 santim yükseklikte bir dere halinde üzerime
gelmeye başladı. Yağmurun şiddeti anlatılabilir gibi değildi. Sanki gök
yarılmıştı ve dev kazanlarla üzerimize sular boşaltılıyordu. Çok zorlanarak da
olsa tarlaya ulaştığımda sıra üzerlerinin bembeyaz doluyla kaplı olduğunu
gördüm. Sıra aralarının ise hepsinde ayrı bir dere oluşmuş, aşağı doğru hızla
akıyordu.
Yağmur aynı hızla devam ediyordu. Herhalde Polatlı’nın bir yıllık yağışı bir
günde yağmağa karar vermişti. Arabada Murat’la oturmuş, çılgınca çalışan
sileceklerin elverdiği ölçüde karşıdan tarlayı çaresizce seyrediyorduk …

(Devam edecek)=============================================
CETNER FERNOR KIYASLAMASI
Sayın jinekolog1959,
bahçenizi hazırlama aşamasında ve daha öncesinde çok emek vermişsiniz. Bu
emeğinizin karşılığını alacağınıza inanıyorum.
Sizinle ağaçlarımınız çeşidi aynı. Bizim
bahçemizin bir tanesi Fernor ile kuruldu ve ağaçlar 3. yazlarına girdiler.
Fernor'la ilgili, bu güne kadar oluşan gözlemlerimi sizinle paylaşmak isterim.
-Fernor çeşidi genel olarak dik gelişen bir
yapıya sahip.
-Antraknoz ve bakteriyel yanıklık belirtisine
hiç rastlamadım.
-Ağaçları güçlü ve hızlı gelişim göstermekte.
-Ağaçtaki erkek çiçekler ancak 3. yazında tek
tük oluşmaya başlıyor.
-Budamalarını %35-40 civarı geri kesim olarak
yapmak yeterli. Sert budarsanız aşırı gelişip çıplaklaşıyor.
-Chandler ya da Pedro gibi geriye doğru bütün
gözlerini patlatamıyor. Nasıl budarsanız budayın, azman şekilde gelişen bir
ağaç olduğu için, dalların dip kısımlarında mutlaka %20 civarı bir çıplaklaşma
oluşuyor.
-Çıplaklaşma eğilimli bir ağaç olduğundan
dolayı, ana yan dalllarını 3 yerine 4 tane bırakmakta fayda var. Böylece ağacın
aşırı büyüme eğilimini dengelemiş olursunuz.
-Vejetasyon süresi diğer yabancı çeşitlere
göre 15-20 gün daha kısa.
-Meyve gözü oluşumu yeterli seviyede.
DEVAM
Merhabalar,
Bazı arkadaşlar benden fizibilite raporu istemişler. Yazının hikaye formatını
ve akıcılığını para pul meseleleriyle bozmamak için bu konulara hiç değinmedim.
Bir ceviz bahçesinde maliyet hesaplamasında en önemli faktör arazi alım
bedelidir. 10 yıl sonrası için kar-zarar projeksiyonu yapacaksanız; tarlayı
satın alıyorsanız aldığınız bedeli, sahibiyseniz o günkü rayiç bedelini bileşik
faizle 10. yıla kadar taşıyacaksınız. Her yaptığınız harcama bu şekilde 10.
yıla taşınacak. Eğer bu işi içindeki ağaç sevgisinden değil de sırf kar amaçlı
yapacak arkadaşlar varsa, bence hemen vazgeçsinler, çünkü çok daha kısa sürede
yatırımlarını geri döndürebilecek başka alanlar bulabilirler. Benim hazine
arazisi biliyorsunuz “hemen hemen” para verilmeden alındı, o yüzden bu
projeksiyonda birkaç adım önde olacağımı tahmin ediyorum. Ama tahsis için
uğraşılan iki yıl boyunca köye, Polatlı’ya ve Ankara içindeki devlet
dairelerine gidiş gelişlerde harcanan yol paraları ve Murat’ın maaşları
dışında, asıl olarak harcadığım onca emeğin, devlet dairelerinde geçirdiğim
abartısız yüzlerce saatin, çektiğim eziyetlerin, yaşadığım streslerin
karşılığını kim para olarak belirleyebilecek?
Tapulu tarla da Polatlı’nın en fakir köyünün, dağın zirvesinde yer alan (o
zaman için) susuz ve taşlı bir tarlası olduğundan, köylülere göre oldukça
pahalı, bana ve size göre çok ucuz bir fiyata alındı. Bu fiyat hiç kimse için
bir örnek teşkil edemez.
İşe başladığımdan beri, yol ve yemek paraları hariç harcadığım her şeyi not alıyorum,
ama inanın toplamadım ve ben de bilmiyorum. Zaten pek çok şey de krediyle
yapıldığı için maliyet hesaplaması için biraz muhasebe bilmek gerekiyor. Ziraat
Bankası kredilerinde tutarın ¼’ünü peşin yatırıyorsunuz, kalanını 5 yılda 5
eşit taksitte, yıllık 5% faizle ödüyorsunuz. Bir de Ziraat Bankası’nın işletme
kredisi var ki, 1 yıl vadeli ama dönem sonunda %5 faizini ve anaparayı
ödediğinizde bir haftada aynı krediyi yeniliyorlar. Yani size anaparayı 1
haftalığına borç olarak verebilecek bir eşiniz, dostunuz, yakınınız varsa , bu
kredi işletmenizden gelir elde etmeğe başlayana kadar ya da ödeyip kurtulayım
diyene kadar sürekli sirküle edilebiliyor. Nakit olarak çekilebilen ve
istediğiniz gibi harcayabileceğiniz bir kredi. Arazi büyüklüğünüze göre veriliyor.
Ben 40.000 TL almıştım ve çok işime yaradı. Akılda bulunmasında fayda var.
Traktör, römork, pulluk, kazayağı, su sondajı, damlama sulama yaptırılması,
dalgıç pompa, jeneratör, fidan bedeli, tel çitleme gibi giderlere ait fiyatlar
internette kısa bir araştırmayla üç aşağı beş yukarı belirlenebilir.
Gene de merak edenler için ne aldım, ne verdim biraz paylaşayım.
Şu anda 51 dönüm hazine arazisi için ödemekte olduğum yıllık kira bedeli toplam
150 (Yüz elli) TL.
62 dönüm arazi için devletten almayı hak ettiğim destek, 42.000 TL'si Orman
Bakanlığı’ndan, 6.200 TL'si Tarım Bakanlığı’ndan olmak üzere toplam 48.200 TL.
Orman Bakanlığı 32.000 TL’yi Mayıs sonunda ödedi, kalan 10.000 TL’yi
ağaçlarımın bakımını yaparsam sanırım 2 yıl içinde iki taksit halinde alacağım.
Tarım Bakanlığı’nın desteği de Kasım gibi ödenecekmiş. Ayrıca bu yıl ÇKS
gübre-mazot-toprak analiz desteği olarak 700 TL civarında bir para aldım.
Notlarıma şimdi baktım. Altyapı hazırlığı olarak uzun uzun anlattığım 4 aşamalı
işlem için toplamda 51.000 TL harcamışım. Buna çukurların açılması, tekrar
doldurulmaları, dipten çıkan toprağın sıra aralarına serilmesi, 20’şer tonluk
kamyonların toplam 50 sefer yaparak 15 kilometreden kum, toplam 53 sefer
yaparak da 7 kilometreden beklemiş ahır gübrelerini çekmesi, 3-4 dönüm yüzey
toprağının (yaklaşık bin ton) sıyrılarak ve diğer malzemeyle harmanlanarak
dikim harcı oluşturulması, çukurlara dağıtılması, sırtların oluşturulması ve
tekrar çukurların açılması dahil.
Özetle devletten aldığım ve alacağım desteklerin toplamı, sadece altyapı
masrafımı karşılamış. Diğer tüm harcamaları kendi olanaklarım ve kredilerle
halletmişim.
Kabaca 2000 ağaç için 50.000 TL altyapı yatırımı yapmışım. Aslında hazine
arazisinin yanı sıra bunu da devletten almışım ya da alacağım.
Her fidan için 25 TL altyapı yatırımı yapmışım. 1/2 kg iç ceviz parası eder.
Her fidanımın altına yarım kg iç ceviz gömdüğümü düşünüyorum. Eminim ki
fidanlarım benden aldıkları bu borcu, hayatları boyunca yüzlerce misliyle geri
ödeyeceklerdir.
İçinizde bu paraya bu iş nasıl yaptırıldı diyecekler olabilir. Onlara da nasıl
yaptırıldığını aşağıdaki “kılavuz”la anlatmaya çalışayım:
“ACEMİ” CEVİZCİ ADAYININ “KURT” KEPÇECİLERE KARŞI MÜCADELE KILAVUZU
Fiyat almak için kurt kepçecinin ofisine, işlerin tamamen durmuş olduğu,
kepçecinin giderlerini karşılamakta iyice sıkıntıya düştüğü karlı buzlu kış
günlerinden birinde gidilir. Asla işlerin yoğun, burunların havada olduğu ve
kıl aldırılmadığı bahar ve yaz aylarında gidilmez.
Aslında kurt kepçeciye mahkum olunduğu ona asla hissettirilmez. Maddi gücün
sınırlı olduğu, bölgedeki tüm kepçecilerden fiyat alınacağı, en düşük fiyatı
verene işin yaptırılacağı özellikle belirtilir.
İlçede başka kepçeciler varsa aynı işlem onlarda da tekrarlanır.
Kesin olarak götürü usulü iş verilir. Saat veya gün başına anlaşma yapılması
durumunda işlerin iki katı uzun sürede yapılması kaçınılmazdır.
Yapılması istenen bütün işler açık ve net olarak madde madde yazdırılır. “ Söz
uçar yazı kalır.” Kurt kepçecinin sonradan “Hocam biz öyle konuşmamıştık, öyle
anlaşmamıştık, sözleşmemizde öyle bir madde yoktu” demesinin önü peşin peşin
kesilir. İki nüsha olarak hazırlatılan bu sözleşmenin bir nüshası kepçecide
bırakılır, bir nüshası cebe konulur.
Mutlaka işe en geç başlama tarihi, işin kesin teslim tarihi sözleşmede
belirtilir. Bu şekilde kepçecinin kısa süreli diğer iş fırsatlarını kaçırmamak
için günlerce ortadan kaybolması, dönünce “Hocam memlekette cenazemiz vardı,
gitmek zorunda kaldık”lar, “kardeşimin düğününe gitmesem olmazdı”lar engellenir.
Ödemenin miktarı ve zamanı sözleşmede belirtilir. Böylece daha ilk günden
“Hocam mazot paramız yok biraz para alabilir miyiz?”ler ya engellenir veya
engellenemiyorsa da hazırlıklı bulunulur.
Sözleşme hükümlerinde kurt kepçecinin işi üstünkörü yapması veya savsaklayıp
geciktirmesi halinde uygulanacak, caydırıcı miktarda bir tazminat maddesi
mutlaka bulundurulur. Anlaşmazlık hallerinde, bulunulan şehrin mahkemelerinin
yetkili olduğunu belirten son madde ile de caydırıcılık arttırılır, kepçecinin
eli kolu bağlanır, kaçacak delik bırakılmaz.
Kurt kepçeciler hafriyat fiyatlarını metreküp olarak hesaplarlar. Acemi cevizci
adayı, aslında dikim çukurlarının 150x180 cm en ve boyunda, 150 cm derinliğinde
olmasını, yani fidan başına 4.05 metreküp hafriyat yapılmasını ister. Ama
kepçecilere her fidan için “en az 120 x 120 cm en ve boyunda, 150 cm
derinliğinde” çukurlar istediğini belirtir. Kepçeciler fidan başına (120x120x
150 = 2.16) metreküplük hafriyat üzerinden belli bir sabit metreküp fiyatını
fidan sayısıyla çarparak götürü usulü fiyat verirler.
Aslında acemi cevizci adayı, kurt kepçecilerin kullanacağı kepçenin
genişliğinin 130 cm olduğunu, her iki kenarında da 10’ar cm’lik ‘kazma’ denilen
çıkıntıların bulunduğunu, toprağa daldığında en az 150 cm eninde bir çukur
açmak zorunda olduğunu önceden bilir. Gene hızlı çalışmak isteyen, götürü usulü
aldığı bu işi bir an önce bitirip başka bir işe koşmak zorunda olan kepçecinin,
150 cm derine girdikten sonra geri çıkış noktasının 120 cm’de olamayacağını, en
az 180 veya 200 cm’de geri çıkarak çukur boyutlarını 150 x180 x 150 cm’ye
getireceğini de bilir. Böyle bir şeyi bilebilmek veya düşünebilmek için, “her
eve lazım” dedikleri türden, her işten anlayan, geçmişte kepçe operatörlüğü de
yapmış bir elemanın önceden istihdam edilmiş olması şarttır.
Kurt kepçeciler çalışmaya başlar. Acemi cevizci adayı hiçbirşey demeden, onlar
kendi kendilerine ve gönüllü olarak 150x180x150’lik çukurları açarlar. Bir süre
sonra “bu işte galiba bir yanlışlık var, biz planladığımızın iki katı hafriyat
yapıyoruz.” dediklerinde artık iş işten geçmiştir.
Kurt kepçecilerin “Hocam 24 gündür burada sadece mazot parasına çalıştık, inan
olsun bu işten bir şey anlamadık” yakınmalarına bıyık altından gülünürse de,
bir şey belli edilmez.
Onların bir şey kazanmadan gitmeleri vicdana sığmayacağından, nispeten iyi para
kazandıkları kamyonla kum ve gübre taşıma işinin miktarı, planlanmış olandan
önemli miktarda arttırılarak küsmemeleri, biraz para kazanmaları ve mutlu
olmaları sağlanır. Zaten acemi cevizci adayları bedava buldukları kum ve
gübreden ne kadar çok getirtirlerse, tarlaları o kadar bayram edecektir.
Herkese saygı ve sevgiler, hayırlı pazarlar. Tüm babaların babalar günü kutlu
olsun!
Dün babalar günüydü.
Benim babam 90 yaşında, emekli orman mühendisi. Vaktiyle mesleki araştırmalar
için Afrika'dan Avustralya'ya, Amerika'dan Rusya'ya tüm dünyayı dolaşmış,
hazırladığı raporlar ve yaptığı ağaçlandırma projeleriyle Türkiye
ormancılığının gelişimine büyük katkı sağlamıştı. Annem de 85 yaşında, doğa ve
yeşil aşığı bir insandır.Ama nedense hayatlarında kendilerine ait dikili tek
bir ağaçları olamamıştı. Sağlık nedenleriyle onları bahçeme hiç götürememiştim.
Dünya halidir, ne olur ne olmaz diyerek, dün
eşimle onları bahçeye götürdük. Dolaştılar, kuyudan çıkan buz gibi suları
içtiler, ellerini yüzlerini yıkadılar, cevizlerin yapraklarını okşayıp
parmaklarını kokladılar (çok güzel kokuyormuş ben de yeni öğrendim) ve tarifsiz
mutlu oldular. Gözlerindeki sevinç ve gurur ifadesi görülmeye değerdi.
Bahçeniz varsa ve ana babanızı
götürmediyseniz, sakın ihmal etmeyin. Dünya kadar hayır duası alırsınız.

AVUSTRALYA'DA CEVİZ
YETİŞTİRİCİLİĞİ
Dün internette bulduğum 2000 yılında
yayınlanmış İngilizce bir makalede, Avustralya’da cevizcilik sektörünü geliştirmek
üzere 6 yıl sürmüş bir araştırma okudum. Benim yaptığım işlere çok benzer
şeyler yapılmış olması dikkatimi çekti. Benimkinden çok çok beter topraklarda
çok büyük bir başarıyı yakalamışlar ve bugün dünyada ceviz üretiminde söz
sahibi olmağa başlamışlar.
Avustralya’da da geniş dikim mesafeleri,
verimsiz çeşitlerin kullanılması, sulamanın ve ağaç terbiyesinin modern
yöntemlerle yapılmaması gibi nedenlerle, kuvvetli topraklarda dahi ortalama
verim hektarda 1.5 tonu geçemiyormuş.
Araştırmacılar, Güneydoğu Avustralya’da çok
büyük yer kaplayan sığ ve marjinal topraklarda da cevizin, toprakta uygun
değişimleri yapmak şartıyla, ABD ve Fransa’daki verim miktarlarını yakalayacak
şekilde başarıyla yetiştirilip yetiştirilemeyeceğini araştırmışlar.”Kırmızı-kahverengi”
diye adlandırılan toprakla kaplı bu çok geniş arazilerde, üst toprak (topsoil)
sadece 15 cm kadarmış ve hemen akabinde yoğunlaşmış ve sertleşmiş bir killi
katman olan alt toprak (subsoil) başlıyormuş.
Bu topraklarda bazı modifikasyonlar yaptıktan
sonra kurdukları bahçelerde 6. Yılda 1.9 ton/hektar üretim miktarını
yakalamışlar ve 10-12 yaşında hektarda 4 ton olan hedeflerini
yakalayabileceklerini görmüşler. Aslında verimi daha da arttırmaları mümkünmüş
ama ceviz kalite ve kalibresinden fedakarlık etmemek için üretim hedeflerini 4
ton/hektarla sınırlamışlar. Yaptıkları şeyler özetle şöyle: Juglans hindii
anaçları üzerine aşılı chandler türü cevizleri kullanmışlar, proje kapsamındaki
bahçelerin yarısında alt toprak iyileştirme faaliyeti olarak sıralarda 2
metrelik bir şerit üzerinde 10 ton/hektar jips uygulamasını takiben 80 cm’den
riperleme yapmışlar, yarısında hiçbir alt toprak iyileştirme faaliyeti
yapmamışlar. 6x3 metrelik çit dikimi yapmışlar. Sıraları, 50 cm yüksekte
oluşturdukları sırtlarda konumlandırmışlar. Damla sulama çift hat olarak
uygulanmış ve zamanlamasını ve miktarını da tansiyometre ölçümleriyle
belirlemişler. Tüm sahaya ryegrass dedikleri bir yem bitkisi ekmişler.
Köklenmeyi yüzeyde tutmak için, yüzeyde biyolojik faaliyeti ve organik maddeyi
arttırmak için 2 metrelik bir şerit halinde sıralarda 10 cm kalınlıkta saman
ile malçlama yapmışlar. Yaptıklarının hepsi bu.
Alt toprak iyileştirmesi adına yaptıkları jips
uygulaması ve riperlemenin, kontrol grubuna göre ağaç gövde çapları ve ceviz
verimine hiçbir ilave katkısının bulunmadığını gözlemlemişler. Jipsin zamanla
yağışlarla topraktan yıkanarak kaybolduğunu, onun yerine organik madde
miktarının arttırılmasının çok daha faydalı olacağını keşfetmişler. Yani bu
berbat toprakta bu muhteşem verimi sağlayan, asıl olarak yüksekte sırtların
oluşturularak köklerin kullanabileceği toprak hacminin sağlanması ve sık dikim.
İngilizce bilenler için google'da 'Australia
walnut hedgerow' yazılınca ilk çıkan pdf dosya. Orijinal dosyayı indirip bir
göz atmakta fayda var.
İngilizcesi olmayanlar için bazı bölümleri
tercüme edeyim:
“The walnut trees in the project trial
demonstrated that walnuts could perform well on the shallow, fragile soils if
the soil is managed carefully. The results lead to the conclusion that a deep,
non-stratified soil, however desirable, is not essential for successful walnut
production. Whilst it is acknowledged that deep soils of uniform texture do
provide useful buffering against poor irrigation practice or wet weather flooding,
in the absence of these soils, a move to shallower soils need not have a
negative impact on productivity. The trend towards high-density planting has
led to a restriction in the size of the tree canopy, and a corresponding
decrease in the size of the root system of each tree, is further evidence that
a walnut orchard can be productive on a shallow soil.”
“Proje kapsamındaki ceviz ağaçları, toprak
uygun şekilde düzenlenirse, sığ ve marjinal topraklarda da performanslarının
iyi olabileceğini göstermişlerdir. Araştırma sonuçları, derin ve tabakalar
içermeyen bir toprağın, her ne kadar arzu edilir olsa da, başarılı bir ceviz
üretimi için şart olmadığını göstermiştir. Üniform bünyeli derin toprakların
zayıf sulama uygulamaları veya aşırı su yüklenmelerine karşı faydalı bir
tamponlama sağladığı bilinmesine karşın, böyle toprakların yokluğunda daha sığ
topraklara yönelinmesi, verimlilikte bir düşüşe neden olmak zorunda değildir.
Yüksek yoğunluklu dikim trendi, taç boyutlarını kısıtlamış, buna bağlı olarak
da kök sistemlerinin küçülmüş olması, sığ topraklarda da bir ceviz bahçesinin
verimli olabileceğine dair önemli bir ipucu vermiştir.”
“Walnuts (Julgans regia) are thought to do
best on fertile, deep, well-drained, non-stratified, loamy soils. In deep soils
a few roots have been reported to grow to a depth of 3 metres but even in these
soils, >75% of the roots are found in the upper 60-100cm of soil (Probesting
1943, Catlin and Schreader 1985)”
“Cevizin en iyi olarak verimli, iyi drene
olan, katmansız, tınlı topraklarda yetişeceği düşünülür. Derin topraklarda 3
metreye kadar uzanabilmiş birkaç kökün varlığı rapor edilmişse de, bu
topraklarda dahi köklerin %75’inden fazlası toprağın üst 60-100 cm’inde
bulunmuştur.”
“ The project attempted to show that walnut trees
can be grown on shallow,
poorly-structured surface soils provided the
soils are first modified so that water, oxygen, mechanical resistance and
nutrients are at levels that are not limiting to root growth.”
“Bu proje, kök büyümesini sınırlamayacak miktarlarda
su, oksijen, mekanik direnç ve besin sağlanacak şekilde toprak modifiye
edilirse,ceviz ağaçlarının sığ ve kötü strüktürlü yüzeyel topraklarda dahi
yetiştirilebileceğini göstermeyi amaçlamıştır.”
“Under the guidelines of the Tatura system of
soil management, we increased the volume of soil by moving the topsoil from the
traffic line onto the treeline to create a bank in the area where tree root
activity is highest.”
“Tatura (araştırmanın yapıldığı bölgenin adı)
sistemiyle toprak yönetimi rehberliğinde, trafik hattındaki (sıra arasındaki)
yüzey toprağını sıra üzerine naklederek (kullanılabilir) toprak volümünü
arttırdık ve kök aktivitesinin en yüksek olacağı bölgede bir sırt oluşturduk.”
“The application of gypsum is only a
short-term solution but for a longer term solution organic matter should be
included. Organic matter can create and maintain larger aggregates in the soil
due to organic bonds that bind small soil particles together (Panagiotopoulos
and Gardner 1990)”
“Jips uygulaması kısa vadeli bir çözümdür,
daha uzun vadeli çözüm için organik madde eklenmelidir. Organik madde, organik
bağların küçük toprak partiküllerini birbirine bağlamasıyla toprakta daha büyük
agregatlar oluşturup bunları muhafaza edebilir.”
Bu yazıyı okuyunca marjinal sayılabilecek
toprağımda sık dikim, yüksekte sırt dikimi, toprağın organik maddesinin
arttırılması için yaptığım çalışmaların karşılıksız kalmayacağına dair inancım
bir kat daha pekişti.
Herkese iyi hafta sonları, sağlıcakla kalın.
Çit Tarzı Yetiştiricilik Üzerine bir Deneme:
Doğru Bilinen Yanlışlar, Yanlış Bilinen Doğrular
Forumda ‘ceviz yetiştiriciliğine yeni başlayacak olanların soruları’ bölümüne
baktığımda karşılaştığım tablo şu şekildeydi:
Acemi bir cevizci adayı siteye giriyor. Kafasında çit dikimi için planladığı
fidan sayısı ve piyasadaki kitaplarda yer alan hayali verim senaryolarından
oluşturduğu ağaç başına verim hesabıyla çok umutlu ve heyecanlı. Bu işe bir an
önce girişip altın yumurtlayan tavuğa sahip olmayı, 6. yılda tüm giderlerini çıkarıp
10. Yılda köşeleri dönmeyi planlıyor.
Foruma girer girmez şokla karşılaşıyor. Klasik yetiştiriciliğin duayeni
ağabeylerden bir araba fırça yiyor ve neye uğradığını şaşırıyor. Ağabeyler
diyorlar ki “Çit dikimi diye bir şey olmaz. Bu dikim sistemleri fidancıların
çok para kazanmasından başka bir şeye yaramaz. Sık dikersen ağaç ışık görmez,
verim düşer. Dallar birbirine girer, rüzgarda dallar birbirine sürtünür ve
kırılır. Ağacını rahat ilaçlayamazsın, antraknoz gelişir. Bir 3,5 – 4 metreye
bak, bir şu ceviz ağacına. Bizim sürgünlerimiz bile yılda 2 metre uzuyor. Bu
mesafe hemen kapanır, ağaçları çıkarmak zorunda kalırsın. Kalanların taç yapısı
da bozulur. Zaten ağaçları çıkarmak için iş makinasını bile sokamazsın, başka
yere de nakletsen bunlar tutmaz. Fidancıları zengin ettiğinle kalırsın. Ayrıca
bu tür sistemlerin gerektirdiği yüksek teknolojili aletler bizde bulunmaz.”
Acemi cevizci adayı kem küm edecek oluyor, “Ama bütün dünya yapıyor, biz niye
yapama…” diyecekken laf gene ağzına tıkıştırılıyor ve “Bu konular çok
tartışıldı, isteyen istediği gibi diksin” denilerek konu kapatılıyor.
Bu tabloyla karşılaşınca duayen ağabeylerin de, çit dikimi yapmak isteyenlerin
de konu hakkında yeterince bilgilenmemiş olduğuna kanaat getirdim. Çit tarzı
yetiştiriciliğin ne olup olmadığı hakkında kafalar çok karışıktı. Ağabeyler
dünyada neden 40 yıl önce başlayan bu trendin hızla yaygınlaşmakta olduğunu
açıklayamıyor, acemiler de bu yetiştiricilik tarzının aslını bilmediklerinden
ağabeylerin ‘haklı’ gerekçeleri karşısında hemen geri adım atıyor ve pes
ediyorlardı.
Biraz kitaplara bakınca her iki tarafa da hak verdim. Çünkü Türkçe hiçbir
kaynakta çit tarzı yetiştiricilik üzerine tatminkar bilgi yoktu. Bunun üzerine,
“iş başa düşüyor” dedim ve bu konuda bir şeyler yazmaya karar verdim. Bu yazı
da kolay okunması için bölüm bölüm yayınlanarak bir iki haftada bitirilecek.
Umarım herkes için yararı olur.
(Devam edecek)=================================================
Yüksek yoğunluklu dikim sistemlerinde, erken
meyveye yatan yan dal verimli türlerin bu özelliklerinden yararlanmak ve erken
ekonomik getiri alabilmek amacıyla, sonradan çıkarılmak üzere birim alana fazla
fidan dikilmesi söz konusu. Burada ağaç terbiyesi klasik ağaç terbiyesiyle
aynı. Genellikle modifiye doruk dallı sistem tercih ediliyor. Bu uygulama
Amerika’da başarılı olabiliyor, çünkü onlar paradox anaçları üzerindeki
fidanlarıyla çok erken yaşlarda önemli verim miktarları yakalayıp, ağaçlar
arası mesafeler kapanana kadar, çıkarılacak fidanlar için yaptıkları yatırımları
geri alabiliyorlar.
Çit tarzı yetiştiricilik ise, tamamen farklı
bir uygulama. Bu sistemde çitleri oluşturan ağaçlar kalıcı. Sistemin ortaya
çıkış hikayesi de şöyle:
Kaliforniya’da geleneksel uygulamanın 9x9 m
olduğu dönemde, yan dal verimli türlerle kurulan bahçelerde ağaçlar belli
iriliğe gelip kapalılılık teşekkül edince, ağaçların alt bölümleri yeterince
güneşlenemediklerinden, taçta meyveler daha çok güneş gören yüksek kısımlarda
oluşmaya başlamış. Bu durum, meyvelerin standart iriliklerini koruyamaması,
çapların küçülmesi, iç oranlarının düşmesi, kalitenin bozulması gibi sonuçları
beraberinde getirmiş. Püskürtme ile ilaçlamanın giderek zorlaşması ve tam
yapılamaması da ağaç kayıplarına ve hektar başına üretimde düşüşlere yol
açıyormuş. Ayrıca ağaçlar büyüdükçe bunları tek tek budamanın güçleşmesi ve çok
daha fazla zaman alması, özellikle büyük bahçelerde budama için gerekli işgücü
maliyetinin giderek artması sonucunda, çiftçiler yeterli budama yapmaktan
kaçınmağa başlamışlar. Kaliforniya Üniversitesinin, kapalılığın azaltılması
için çiftçilere sunduğu aralardan ağaç çıkararak seyreltme önerisine, çiftçiler
pek sıcak bakmamışlar. Çünkü çıkartılacak önemli sayıdaki ağaç, direk olarak
hektar başına verimde önemli düşüşlere yol açıyormuş.
Budama maliyetlerini aşağı çekmek ve aynı
zamanda ağaç hacmini sabit tutmak, verimi devam ettirebilmek ve meyve
kalitesini iyileştirmek için üniversite, yetiştiricilere iki yılda bir budama
yapmalarını önermiş. Bu uygulama, maliyet sorunlarına kısmi bir çözüm getirse
de, üniversite daha tatminkar ve kalıcı bir çözüm arayışına devam etmiş.
Cazip bir fikir olarak, kapalılık teşekkül
etmiş bahçelerde ağaç aralarına ışığın girebilmesi için mekanize bir araçla
ağaçları çit şeklinde budamayı düşünmüşler. Bunun için düzenledikleri deneysel
çalışmalar başarılı sonuç vermemiş. Kapalılık bir kere oluştuktan sonra yapılan
bu çit budaması, sorunları efektif şekilde çözemiyormuş. Ama mekanize biçimde
çit budamasının, kapalılık oluşmadan başlatılması halinde sorunların çözülebileceğine
dair ilk verileri elde etmişler.
(devam
edecek)==================================================
Sayın gençgirişimci87
Öncelikle güveniniz için teşekkürler.
Chandler dikimi yapacaksanız İç Anadolu'yu
düşünmeyin derim. Paylaşım yazımda da belirttiğim gibi Sayın Yaşar Akça'nın bu
konuda çok ciddi çekinceleri var. Bilecik Gölpazarı mükemmel bir alternatif
olabilir.
İki yıl Türkiye'ye gelmeyecekseniz bu
projenizi erteleyin derim. Ceviz bahçesi uzaktan kumandayla olmaz, aileye de
emanet edilmez.
Kalecik'te bulduğunuz arazi ciddi büyüklükte.
Fiyat uygunsa, araziyi kaçırmak istemiyorsanız ve fernor'a razıysanız bir kepçe
kiralayıp her 10 dönümde bir 2.5-3 metrelik profiller açtırarak taban suyuna,
toprak yapısına baktırın ve ilk 120 cm'den uygun şekilde numuneler alarak
tahlil ettirin.Yoksa benim gibi sonradan toprak islahıyla uğraşmak zorunda
kalırsınız. Derenin yazın kuruyup kurumadığını, 100 dekarlık arazi sulamasına
yetecek debiyi verip vermeyeceğini araştırın. Şüpheli bir durum varsa jeolog götürüp
arazide su çıkıp çıkmayacağını tespit ettirin. Her şey olumluysa satın almayı
düşünün.
Saygılar, başarılar.
Bu araştırmalar sonunda ağaçları en baştan çit
şeklinde dikerek yeni bir yetiştiricilik ve terbiye modeli denemeye karar
vermişler. İlk deneme bahçesi 1974 yılında Vina'da chico türüyle kurulmuş.
Ağaçları kuzey-güney istikametinde 3,3 x 6.6 m mesafelerde dikerek, büyüklüğü
işletme müddeti boyunca sabit tutulacak bir çit oluşturmayı planlamışlar.
Ağaçları 90 cm'den taçlandırmışlar. Sıra üzeri mesafelerin bir an önce
kapanmasını, çitin doğu ve batı kenarlarında kompakt birer duvar oluşmasını
planlamışlar. Bunun için ana dalları sıra üzerlerine doğru yönlendirmişler,
sıra arasına doğru büyüyen sürgünleri durdurmuş veya çıkarmışlar. Çitin enini alt
kısımda 2.4 metre, tepede 1.2 m olacak şekilde, yüksekliğini de 6 m olarak
planlamışlar. Tek tek ağaçlarla ilgilenmek yerine, çok gövdeli tek bir canlı
gibi çiti işletme birimi olarak kabul etmişler. Ağaçlara form verme, katmanlar
oluşturma gibi işlemleri hemen hemen hiç yapmamışlar. Çitin içinde oluşan
kalabalıklaşmayı önemsememişler. Köklerin suya ve besine yönelmesi gibi, yeni
sürgünlerin de doğal şekilde çitin dış yüzeylerinden ışığın en bol olduğu
boşluğa doğru geliştiğini ve çit içi kapalılığın belli bir noktadan sonra
dengede kaldığını izlemişler. Bu tarz bir yetiştiricilikte sürtünmeden
kaynaklanabilecek dal kırılmalarının, geride ürün verecek yeterli sayıda dal
olduğu için verim kaybına yol açmadığını tespit etmişler. Verim için
önemsedikleri bölge, oluşturulan duvar yüzeyleri ve onlara yakın mesafedeki
kısımlarmış.Mekanize bir araçla 4. yıldan itibaren bir yıl çitin bir yanını,
diğer yıl öbür yanını budayarak, bir sonraki yılın meyve gözlerini oluşturuyor
ve bu arada çit genişliğini ve yüksekliğini sürekli sabit tutuyorlarmış.
Bu deney bahçesinden olumlu sonuçlar alınca,
yeni geliştirmekte oldukları türlerle de deneme çitlerini oluşturmuşlar ve
yıllarca gözlemişler.
Elde ettikleri sonuçları Kaliforniya'lı
üreticilerle paylaşmışlar ve bu dikim ve işletme tarzını yeni kurulan bahçeler
için önermişler.
Bu sistemle, özet olarak aşağıdaki faydaları
elde etmişler:
-Fidanları yıllarca terbiye etme ve her yıl
elle budamanın gerektirdiği büyük işgücü maliyetleri, önemli ölçüde düşmüş.
-Çit yüksekliğinin sabit tutulduğu, bahçe içi
kapalılığın klasik yönteme göre daha az olduğu ve artmadığı bu sistemde, kuzey
güney ekseninde konumlandırma sayesinde çitler, alt kısımları dahil optimum
güneş alabilmişler. Kapalılığın sağlandığı 9x9 bahçelerde ağaca gelen ışık
ışınlarının taçtan ağaç gövdesine kadar 4.5 metre yol katetmesi gerekirken, çit
sisteminde bu mesafenin 120 cm'e inmesi, klasik bahçelerin meyvelerinde
başgösteren kalite ve kalibre kaybı problemlerine kalıcı bir çözüm oluşturmuş.
-Özellikle ağaç gövdelerine kadar tam bir
sprey ilaçlamanın yapılabilir hale gelmesiyle, ağaçlarda hastalık ve ölüm
nedenli verim kayıpları azalmış.
-Klasik yetiştiricilik sisteminde ağaç
kayıpları, direk olarak hektar başına verimi olumsuz etkiler ve yerine aynı
verimi ikame edecek ağacın yetiştirilmesi yıllar alırken, sık dikimli çitlerde
ağaç araları hemen dolup kapandığı için hissedilir verim düşüşlerine yol
açmadığı tespit edilmiş.
- Hektar başına verim olarak, yıllarca sürekli
bir şekilde, en az klasik işletilen bahçelerle eşit veya daha fazla ürün
almışlar.
Bu sistem, çok daha geniş alanlarda ceviz
yetiştiriciliğini teşvik etmiş ve Kaliforniya'nın dünya pazarlarındaki rekabet
gücünü çok arttırmasına ve dünya pazarlarına hakim olmasına vesile olmuş.
Sistem şu anda Amerika'dan başka Şili, Avrupa'nın pek çok ülkesi, Avustralya'da
yaygınlaşmış ve son yıllarda da Çin'de de uygulamaya konmuş durumda.
(devam edecek)
Peki bu yötem her derde deva, hemen
uygulanabilir sihirli bir çözüm mü? Tabii ki hayır. Başlıca 2 dezavantajı var:
Birincisi, standart yoğunluklu bir bahçeye göre 2-4 kat fazla ağaç içerdiğinden
ilk kurulum masrafları yüksek. İkincisi, çit biçme makinasının teminindeki
güçlük. Aslında bu durum, dünyada ceviz üretiminde Çin ve ABD’nin ardından 3.
Sırada gelen ülkemiz için çok büyük bir ayıp. Bir zamanlar, sonradan iflas
etmiş olan Uzel Makine’nin bu amaçlı bir aleti varmış, ama şu anda bildiğim
kadarıyla Türkiye’de üretilen bir çitvari budama makinesi yok. Eskiden
yukarıdaki video’da görüldüğü gibi bu iş için dizayn edilmiş büyük araçlar
kullanılırken, şimdilerde giderek küçülüp hafifleyen ve traktör arkasına
takılarak çekilen, ya da direk traktör üzerine monte edilebilen, kuyruk miliyle
çalıştırılan makineler kullanılıyor. Bunlar gerçekte yapılması zor, komplike
aletler değil. Ama zannediyorum ki üreticilerden böyle bir talep gelmediği için
zirai makine üreticileri böyle bir üretimle ilgilenmemişler. Aslında Fransa’dan
veya ABD’den ikinci el bir araç getirtmek veya hurda bir makineyi ithal edip
burada sanayide aynısını yaptırmak çok zor olmasa gerek. Benim tahminim o ki şu
anda ülkemizde kurulmakta olan büyük ölçekli kapama ceviz bahçelerinin sahibi
olan kişi veya firmalar bu konuya el atacak ve bizde de birkaç yıl içinde bu
makinalar gözükmeye başlayacaktır.
Küçük üreticilerin alete sahip olması şu an
için ekonomik olmayabilirse de, onlar da kendi bölgelerinde aralarında
birleşerek satın alma veya büyük üreticilerden kiralama yoluna gidebilirler.
Belki de şu anda ağaçları budamada kullanılan, elde taşınan, 5 metrelik
teleskopik kollu, benzin veya mazotlu zincirli testerelerin biraz daha gelişmiş
formları kullanılarak bu mesele çok daha pratik bir yolla halledilebilecek.
Zamanla bunları yaşayarak göreceğiz.
“Hemen çit dikimi yapalım ve çok para
kazanalım” diyen acemi cevizcilerin göz ardı ettiği çok önemli bir mesele daha
var: O da Türkiye’de kullanılan türlerin ve anacın çit dikimine ve
yetiştiriciliğine uygun olup olmadığı.
Çit dikiminin uygulanabilmesinin bazı şartları
var: Yetiştirilecek türün orta derecede dikine gelişme eğilimi olması, yanlara
yayılma eğiliminde olmaması, yan dal veriminin yüksek olması, çok erken meyveye
yatıp, kaliteli meyve veren bir tür olması gerekiyor. Kaliforniya Üniversitesi
son yayınlarında, bu şartları en iyi sağlayan türlerin Tulare ve Howard
olduğunu, Vina, Payne ve Ashley türlerinin de karlı bir yetiştiricilik için
uygun olduğunu söylüyor. İlk çitlerde kullanılan Chico’nun, meyve küçüklüğü ve
için rahat çıkamaması nedeniyle pazarda tercih edilmediği belirtiliyor. Çok
önemli ve enteresan bir saptamaları da şöyle: “Chandler için ekonomik olarak en
iyi sistem, çit tarzı yetiştiricilik olmayabilir. Bu tür, yeteri kadar erken
verime yatan ve yan sürgünleri kuvvetli gelişen bir tür olmadığından, ilk
yıllarında, ilave ağaç masraflarını çıkaracak kadar yeterli bir verimi
sağlayamayabilir.”
Anaç seçimi konusunda da Üniversite’nin son
görüşleri şöyle:
-Juglans hindsii, en ucuz anaç olmasına
rağmen, hızlı büyüme yeteneği orta derecede, ayrıca marjinal topraklara
toleransı az. Çit dikiminde, yavaş geliştiği için ilk yıllarında yeterince
verimli değil.
-Paradox anacı, 3 anaç arasında en hızlı
gelişen, üzerindeki aşılı sürgüne de en hızlı büyüme gücünü veren anaç. Bu
hızlı gelişme yeteneği sayesinde, bu anaç üzerine aşılı çitlerde ekonomik verim
çok daha erken başlayabiliyor.
Ve Türkiye’de bizim kullandığımız Juglans
regia hakkında üniversitenin görüşü:
-Juglans regia, sadece siyah çizgi hastalığı
görülme sıklığının yüksek olduğu yerlerde kullanılmalıdır. Büyüme yeteneği
değişken olduğu ve Armillaria’ya, Phytophtera’ya, ıslak topraklara ve tuzluluğa
diğer anaçlardan çok daha hassas olduğu için, arzu edilen bir anaç türü
değildir.
(devam edecek)
Bu arada son yayınlarda Chandler’in meyve verme özelliklerinden
dolayı çitvari budamasının 3 yıllık sirkülasyonla yapılması ( Bir yıl çitin bir
yüzü, bir yıl diğer yüzü, bir yıl bekleme) öneriliyor. İspanya da uygulamayı bu
şekilde değiştirmiş.
Şimdi artık meselenin özüne geliyorum. Dünyada bunlar olup biterken, 40 yıldır
kullanılmakta olan çit dikimi ve çit tarzı yetiştiricilik meselesinde biz
neredeyiz?
- Ülkemizde çit yetiştiriciliği tarzında işletilen tek bir bahçe dahi yok.
- Bilebildiğim kadarıyla kullanılmakta olan bir çitvari budama makinası da yok.
- Çit dikimi için en uygun türler kabul edilen Tulare ve Howard, nispeten uygun
türler kabul edilen vina, payne, ashley türleri (en azından bakanlığın tescil
listesinde) yok.
- Bu yetiştiricilik sisteminin gereği olan erken yaşta çok verimi sağlayan
paradox anacı yok.
- Keza yüksek verimi sağlayan ve idame ettirebilen 2. önemli faktör olan,
Amerikalıların ‘rejuvenating hedge cut’ dedikleri ‘canlandırıcı çit budaması’
uygulaması yok.
- Üniversite – özel sektör işbirliğiyle yapılmış, juglans regia anacı
üzerindeki Chandler’a ait verim çalışmaları yok.
Peki neler var?
- Kaliforniya’da ve paradox anacında dahi çit tarzında yetiştirilmesinin
ekonomik olup olmayacağı tartışmalı olan Chandler’in, juglans regia anacı
üzerindeyken de çit dikimine uygun olduğu iddiasıyla pazarlanması var.(
Vaadedilen değerler de Kaliforniya’da bu yetiştiricilik tarzıyla elde
edilebilen değerlerin çok üzerinde. Kaliforniya’da en optimum koşullarda ve
paradox anacı üzerinde verim maksimum 600-700 kg/da. Bizdeki malum kitapta 7x7
dikilmiş bir bahçede 20 yaşındaki ithal cevizde vaat edilen verim 1400 kg/da iç
ceviz = 2800 kg/da kabuklu ceviz
)
- Bu propagandaların etkisiyle ve çok karlı bir yatırım olduğu düşüncesiyle bu
işe girişen veya girişmeyi düşünen yüzlerce küçük büyük yatırımcı var.
- Çit dikimi ve çit tarzı yetiştiricilikle çok büyük kazanç beklentileri
nedeniyle, tam da forumdaki ağabeyleri haklı çıkartacak bir fidancıları zengin
etme furyası, fidan satışı patlaması var.
Türkiye’de şu anda fiilen uygulanan sistem, çit dikiminin yapılıp, çit tarzı
yetiştiriciliğin yapılmaması. Sonradan çıkarılmak üzere birim alana fazla
sayıda fidan dikiliyor, ağaçlar gene tek tek modifiye doruk dallı sistemle
terbiye ediliyor, işletme müddeti boyunca elle tek tek budanıyor. Türkiye’de
çit tarzı dikimin öncülerinden Sn.İbrahim Balkal’ın Özyurt Arda Fidancılık adlı
sitesinin bilgiler bölümünde uyguladıkları budama sistemi detaylı şekilde
anlatılıyor. Amaç, aradaki fidanların olabildiğince geç çıkarılması. Arda
fidancılık, dürüstçe Türkiye’de Kaliforniya verim rakamlarına yaklaşan bir
işletme olmadığını söylüyor , ama kendi uyguladıkları yöntemle elde edilmiş
verim hakkında (henüz) bir bilgi verilmemiş.
Peki bu yöntem kötü mü? Hayır, bence özellikle benimki gibi killi, nispeten
marjinal, ağaç cüsselerinin küçük, gelişmelerinin yavaş olmasının
beklenebileceği topraklarda, araların boş kalmasındansa, yıllarca verim
alınması son derece mantıklı. Kötü olan bir şey varsa, bazı fidancıların çit yetiştiriciliği
sistemiyle ABD’de elde edilen verim değerlerinin burada ve bu yöntemle de elde
edileceği beklentisini yaratması.
Kanaatime göre Türkiye’de zaten toprağı kuvvetli olup, araların hızlıca
kapanacağı bahçelerde kesinlikle standart aralık mesafelerde dikim
yapılmalıdır. Çit tarzı yetiştiriciliğin hiçbir gereği uygulanmazken, çit
dikimi için yapılacak onca ekstra fidan alımı, çukur açma, dikim, bakım,
gübreleme, budama , sonra da aradan çıkarma masraflarının o sürede geri
alınması bence imkansız.
Son bir söz: Bizler bu kafayla gider ve dünyadaki gelişmelere ayak uydurmazsak,
daha uzun bir süre tek tek fidanlarımızla, ağaçlarımızla uğraşır, forumda
fidanın 3 no’lu dalını mı çıkaralım, 4 no’luyu mu kısaltalım diye ağabeylere
sorarız. Vatandaş da, artık pazarında marketinde Niksar veya Kaman cevizi diye
pazarlanan Şili ve Kaliforniya Chandler'larını yemeğe devam eder.